Güzel Bodrum. / Rüzgarın Fısıldadığı Sakinlik. / Mavi Karanlığın Çağrısı
Güzel Bodrum
Denizin tuzuyla vaftiz edilmiş beyaz evlerin arasında büyümek, insanın tenine mavi bir sızının kazınması demekti. Benim için Bodrum, dışarıdan gelenlerin üç aylık yaz rüyası değil; taş sokaklarında çocukluğumun diz yaralarını, rüzgarında ilk gençliğimin heyecanlarını taşıyan kadim bir dosttu.
Ege’nin o kendine has deli rüzgarı saçlarımı yüzüme vururken, Kale’ye bakan o eski taş iskelede durdum. Bir yabancı buraya baktığında sadece lüks tekneleri, parıldayan eğlence ışıklarını görebilirdi. Oysa ben, burnuma çalınan iyot kokusunun ardındaki o eski balıkçı teknelerini, sünger avcılarının hüzünlü türkülerini duyuyordum. Burası benim evimdi; her bir taşını, her bir çatıdan sarkan begonvilin dilini bilirdim.
Bodrum’un yerlisi olmak, burayı sessizliğiyle de sevebilmek demekti. Kalabalıklar çekildiğinde, hırçın dalgaların fısıltısı baş başa kalırdı bizimle. Evlerin duvarlarından taşan o deli pembe begonviller, beyaz kirecin üzerinde adeta birer aşk mektubu gibi dururdu. Annemin her bahar badanaladığı o taş duvarların kokusu, çocukluğumun kokusuydu. Adımlarım beni antik tiyatroya doğru götürürken, sırtımı bin yıllık taşlara yasladım. Halikarnas Balıkçısı’nın bastığı topraklarda yürümek, gökyüzüne her baktığımda o kocaman, yıldızlı lacivert boşlukta kendi kelimelerimi aramak buranın bana hediyesiydi.
Güneş, Kos Adası’nın arkasına doğru süzülürken gökyüzü önce portakal rengine, sonra derin bir mora kesti. Gümüşlük’te suyun içindeki o eski antik duvarların üzerinden batan güneşi izlemek, bir kadının ruhuna dinginlik üflerdi. Cevat Şakir’in dediği gibi; buraya gelen her insan arkasında bir parçasını bırakırdı ama ben zaten bütünüyle bu toprağa, bu denize aittim.
Elindeki kahve fincanından son yudumu alır gibi, Bodrum da günü öyle ağır ağır, sindire sindire uğurluyordu. Rüzgar tenimi hafifçe ürpertirken hırkama sarındım. Yabancılar gitse de, mevsimler değişse de, bu deli dalgalar ve beyaz duvarlar hep buradaki hikayelerimin şahidi olarak kalacaktı.
Ben Bodrum’dum; Bodrum da bendeydi.

Rüzgarın Fısıldadığı Sakinlik.
Eylül kapıyı çalıp da o gürültülü, telaşlı kalabalıklar ardına bakmadan şehirden çekildiğinde, Bodrum asıl kıyafetini giyerdi. Plaj havluları toplanır, holds ve yüksek sesli müzikler susar, geriye sadece kıyıya vuran dalgaların o kadim ritmi kalırdı. İşte o zaman sokaklar yeniden bizim olurdu. Barlar Sokağı’nın taş döşemelerinde yürürken, topuklu ayakkabıların tıkırtıları değil, adımlarımın altındaki tarihin yankısı duyulurdu. Esnafın yüzüne o tanıdık, sakin tebessüm geri dönerdi; “Gittiler mi?” bakışı, yerini derin bir nefese bırakırdı.
Kumbahçe sahilinde yürürken, ayaklarımın altındaki çakıl taşlarının serinliğini hissetmek en büyük lüksümdü. Deniz artık o bulanık, yorgun halinden sıyrılmış, cam gibi bir berraklığa bürünmüştü. Kışın yaklaştığını müjdeleyen o ilk sert poyraz, tenimi yalayıp geçerken içimde bir yerlerde eski bir şarkı canlanırdı. Çocukken babamın ağları onarırken mırıldandığı, denizcilerin o hüzünlü ve umutlu ezgileri…
“Buranın kışını bilmeyen, yazının neşesini asla tam olarak anlayamazdı. Yaz bir hevesse, kış bu topraklara duyulan sadakat testiydi.”
Evimizin önüne geldiğimde durup kapının üzerindeki çömlekten sarkan kurumuş lavantalara baktım. Annemin ellerinin değdiği o ahşap mavi kapı, arkasında kaç kuşağın sessiz çığlıklarını, sevinçlerini saklıyordu kim bilir. İçeri girip kendime adaçayı demlerken, penceremden sızan rüzgarın sesini dinledim. Bodrum’da rüzgar sadece esmez, konuşurdu. Bazen eski bir sünger avcısının adını fısıldar, bazen de Ege’nin karşı kıyısından, adalardan topladığı hikayeleri penceremin pervazına bırakırdı. Ben o hikayeleri toplar, ruhumun kuytularında biriktirirdim. Çünkü bilirdim ki, yazılmayan her anı, denizin dalgalarıyla silinip gitmeye mahkumdu.

Mavi Karanlığın Çağrısı.
Gece yarısına doğru Yarımada’nın en uç noktalarına doğru sürmek isterdi canım. Yalıkavak’ın eski rüzgar değirmenlerinin oraya çıktığımda, gökyüzü o meşhur lacivert tülünü tamamen sermiş olurdu üzerimize. Şehir ışıklarının uzakta birer inci tanesi gibi parıldadığı o tepede, insan kendini hem dünyaya ait hem de evrenin sonsuzluğunda kaybolmuş gibi hissederdi. Halikarnas Balıkçısı’nın neden bu gökyüzüne aşık olduğunu o tepede daha iyi anlardım. Yıldızlar o kadar yakın, o kadar canlı dururdu ki, elimi uzatsam bir tanesini koparıp avucumun içine alabilecekmişim gibi gelirdi.
Bu topraklarda büyümek, yalnızlığı bir ceza değil, bir ödül olarak görmeyi öğretmişti bana. İnsanlar gider, mevsimler döner, aşklar başlar ve biterdi; ama şu tepedeki değirmenler, şu altımdaki bin yıllık kayalar hep burada kalırdı. Kendi içimdeki o bitmek bilmeyen yazma arzusu da tam olarak bu köklerden besleniyordu. Burası, kelimelerin sığınağıydı.
Sabaha karşı gözlerimi kapatırken, kulaklarımda hala o tanıdık uğultu vardı. Yarın yine güneş doğacak, yine beyaz evlerin kireç kokusu genzimi yakacak ve ben yine bu sokaklarda kendi izlerimi sürecektim. Çünkü ne kadar uzaklara gitmek istersem isteyeyim, ne kadar yeni limanlar ararsam arayayım, ruhumun demir attığı tek bir yer vardı. Ben bu denizin tuzuyla yoğrulmuştum ve ne olursa olsun, son sayfam da hep bu kıyıda, bu rüzgarın altında yazılacaktı.



