BEGONYA
En samimi dostum baş ağrısı
Lambadan süzülen sarı, filtre nasıl olmasın?
Gelmeyecekleri beklemenin bi’ anlamı var mı, yoksa önünde kızıl bi’ ameliyathane yazısı?
Şehrin izbe bi’ bankında adını yıldızlara yazı kaymalarını beklemek kadar mı hayat denen şey?
Dört sene yazıp yazıp silmenin bi’ anlamı var mı, sana söylediklerimi bi’ sen görmeyeceksen?
Delirdiğimi söyleyecekler,
konuşmasam depresif, konuşsam sus diyecekler
Yaşımı silip dert anlatmanın bi’ anlamı var mı,
tanrı bile neden ağladığımı bilmeyecekken?
Muhtemel ki otuzlarımı dahi görmeyecekken, neden umut denen yanılsamaya kansın aklım?
Bi’ kez daha ölmenin bi’ anlamı var mı?
İşim başımdan aşkın, ismin başında aşkın.
Görmedin mi?
Batınca güneş, sabahın ilk ışıklarına dek oldu kaç rüyaya yazık?
Karanlığına gömüldüğüm o gecelerinden utanıp azleder mi bi’ kere olsun kasvetinden bu Ankara ayazı?
Antika bir radyodan duyulsa adım bi’ gün, açar mıydı sesini yar, duyup ağlar mı beni?
Kulaklarımı kanatan o kara melodi çalmasaydı düştüğünde yadıma, unutmaya çalışır mıydım seni?
Şehirdeki bütün bu sokak lambalarının var vebali sararmasında içimde ektiğin çiçeklerin.
Günü gelince beyaz zambaklarla yaşamak için papatya yapraklarında ölüm koktu tüm dileklerim.
Ayağı kırık masada iki kadeh kadar şarap, bi’ kaç şiir, bazen Plath gibi, bazen Marmara
Sabah “Whiteness I Remember” olur, gece sonunda “Pavor Nocturnus Ya Da Delikli Uykular”
Yanıp sönen bu metropolün o ucuz ışıklarında, hayal meyal hatırladığım kahverengi gözlerinde ben, bi’ ömür
geçirmekten usanmaya tövbe edip, parıltına gömülüp kaldım Zabel Sibil Asadur gibi.
Göğe bakınca hangi buluta sorsam adını, çekti bi’ sandalye, oturup ağladık ve sele boğuldu dünya.
Sanki bi’ sen kadardan daha da büyüksün artık, ben kadar aşık gibi sana mezar başındaki begonya.
Odama sinen kokunu rüzgar aldı, ağladım.
Bi’ tablo vardı Ajami Kojima’dan, seni hatırlatan.
Ben ağladıkça renklerine bulaştı sanki saçların.
Ne vardı beni de kar soğuğu bu toprağa yatırsalar.
Artık boş masa, boş sandalyeler, boş şişe.
Ne Marmara’dan bi’ iz kaldı, ne Plath, ne Zabel’den.
Bu mektup, okunmayacağının bilincinde mi bilmem de, yaşamadan nefes almaya alışkınım ben evvelden.


