Gömülen Şeyler Ölmez.
Gece yarısı saat üçte çalan telefonlar asla iyi bir haber getirmezdi. Özellikle de telefon hatlarının
sekiz yıl önce fırtınada kopup bir daha hiç tamir edilmediği kasabalarda.
Ahizeyi kaldırdığımda kulağıma dolan ilk şey cızırtı değildi; ıslak, ritmik bir soluma sesiydi.
Sanilac Kasabası’nın buz tutmuş çam ağaçlarının arasından gelen rüzgâr gibi değil, sanki tam
arkamda, ensemin birkaç parmak ötesinde duran birinin nefesi gibi.
“Arlo,” dedi ses. Paslı bir çivinin tahtaya sürtünmesi gibi kaba ve yaşlıydı. “Kuyunun kapağı yine
açıldı. Bu sefer içeriye bir şey atmamışlar. İçeriden bir şey çıkmış.”
Cevap veremedim. Çünkü telefonu tutan elim donmuştu ve daha da önemlisi, evdeki tek telefon
cihazı salonun ortasındaki vitrinde süs olarak duran 1970 model kırmızı bir çarklı telefondu. Ve
kablosu hiçbir yere bağlı değildi.
Sessizce telefonu kapatıp yerine koydum. Dışarıda, New Hampshire’ın o karanlık, insanı diri diri
yutan ormanlarının ortasında bir yerlerde, Kasaba Meydanı’nın hemen arkasındaki eski dökümhane
kalıntılarında o kuyu duruyordu. 1920’lerde madencilerin neye rastladıklarını anladıkları an üzerini
dökme demirden devasa bir kapakla kapatıp kaçtıkları o dipsiz delik. Kasaba halkı yıllardır oraya
yaklaşmazdı. Çocuklara kuyunun etrafındaki çalıların bile zehirli olduğu anlatılırdı.
Botlarımı giydim. Eski fenerimi ve babamdan kalan çift kırmayı aldım. İçimdeki bir ses yatağa
dönüp yorganı başıma çekmemi haykırıyordu ama Stephen King’in romanlarındaki o aptal kasaba
sakinleri gibi ben de biliyordum: Bazı çağrılar reddedilemezdi, çünkü reddettiğinizde o şey size
gelirdi.
Fırtına yüzümü keserken karların arasında ilerledim. Dökümhanenin harabelerine vardığımda hava
zifiri karanlıktı. Fenerin sarı ışığı çürümüş ahşap kirişlerin ve paslı demirlerin üzerine vuruyordu.
Kuyunun yanına yaklaştıkça havadaki kükürt ve küf kokusu ağırlaştı.
Ağır demir kapak kenara itilmişti. Üzerindeki devasa zincirler çürümüş birer ip gibi kopmuştu.
Feneri deliğe doğru tuttum. Işık, sonsuz bir siyahlığın içinde kayboldu. Tam arkamı dönüp
kaçacakken, deliğin dibinden o sesi duydum. Bir fısıltı değildi bu. Bir çocuk kahkahası da değildi.
Kendi sesimdi.
Aşağıdan, deliğin derinliklerinden gelen ses benim sesimdi ve bana tam olarak sekiz yaşındayken,
yalnızca kendimin bildiği o büyük sırrı fısıldıyordu: “Ağabeyini göle sen itmedin Arlo… ama
tutunması için elini de uzatmadın.”
Tüfeği deliğe doğrulttum. Ellerim titriyordu. “Kimsin sen?” diye bağırdım.
Aşağıdaki ses tekrar yükseldi, bu kez onlarca farklı tonla, kasabadaki kayıp insanların sesleriyle
birleşerek: “Biz senin unuttuğunu sandığın her şeyiz Arlo. Ve kapağı açan biz değildik. Senin
vicdanındı.”
Karanlığın içinden ilk uzun, simsiyah ve parmakları eklemsiz el göründü. Deliğin kenarına tutundu.
Ardından bir başkası. Kuyudan tırmanan şey bir canavar değildi; kasabanın geçmişiydi, gömülen
günahlarıydı ve doğrudan bana bakıyordu.
Tetiği çektim. Sesi fırtınayı yardı ama çıkan saçmalar karanlığın içinde yok oldu. Şarjörü
boşaltırken geriye doğru bir adım attım ve o an anladım: Bazen gömdüğünüz şeyler ölmez, sadece
sırasını bekler. Ve bu gece, sıra bizdeydi.
Tüfeğin boş kovanı karların üzerine düşerken çıkardığı cızırtılı ses, fırtınanın uğultusuna karıştı.
İkinci fişeği yuvaya sürmeye çalışırken parmaklarım hissizleşmişti. Metalin soğukluğu derimi
yakıyordu ama tüfekten çıkan o kükürtlü barut kokusu bile kuyudan yükselen o kadim, çürümüş
kokuyu bastırmaya yetmiyordu.
Deliğin kenarına tutunan o simsiyah, uzun parmaklar hareket etti. Eklemsiz, adeta eriğe benzer bir
akışkanlıkla dökümhanenin beton zeminine yayıldılar. Ardından yaratığın gövdesi belirdi. Hayır, bir
beden demek imkânsızdı buna. Daha çok kasabanın elli yıldır biriktirdiği kirlilikten, unutulmuş
cinayetlerden ve saklanan sırlardan örülmüş canlı bir gölge yığınıydı. Ve o gölgenin merkezinde,
beyaz, gözsüz ama doğrudan ruhuma bakan bir yüz vardı.
Benim yüzüm.
“Tetiği bir kez daha çek Arlo,” dedi o yüz. Ses yine içimde çınladı. “Ağabeyin Thomas göle
düşerken de gözlerini böyle kapatmıştın. Suyun altından sana bakarken buz gibi ellerini uzatmıştı,
hatırlıyor musun? Sadece iki saniye… Elini uzatsan tutacaktı. Ama sen durdun. Çünkü onun odası
daha büyüktü. Çünkü babanın sevdiği evlat o buydu.”
“Yalan söyleme!” diye haykırdım ve tetiği bir kez daha çektim.
Alev parlaması karanlığı saniyeliğine yardı. Saçmalar yaratığın yüzünü dağıttı ama duman
dağıldığında karanlık tekrar toplandı. Yaralanmıyordu. Çelik ya da kurşun, vicdan azabına etki
etmiyordu.
Geriye doğru adımlarken ayağım çürümüş bir ahşap kirişe takıldı ve sırtüstü karın üzerine
devrildim. Tüfek elimden fırlayıp karanlığa gömüldü. Yaratık üzerime doğru sürünmeye başladı.
Hareket ettikçe arkasında simsiyah, karı eriten çamursu bir iz bırakıyordu.
Kasaba meydanındaki kilisenin çanı çalmaya başladı. Saat gece yarısı üçü yirmi geçiyordu. Kimse o
çanı çalmazdı; çanın halatı ellili yıllarda kopmuştu. Ama çan çalıyordu. Sanilac Kasabası
uyanıyordu ya da belki de kasaba halkı yataklarında doğrultulmuş, bu kabusun bitmesini
bekliyordu.
Yaratık tam üzerime dikildi. O soğuk, ıslak nefes yüzüme vurdu.
“Biz sadece senin günahın değiliz Arlo,” dedi yaratık. Yüzü aniden değişti. Bu kez altı yaşındayken
kaybolan komşu kız Lily’nin yüzüne dönüştü. “Biz Peder Thomas’ın gömdüğü paralarız. Biz
Belediye Başkanı’nın nehre döktürdüğü zehiriz. Biz bu kasabanın üzerine inşa edildiği yalanlarız.
Kuyu doldu Arlo. Artık içeri sığmıyoruz.”
Tam o anda cebimdeki şeyin varlığını hissettim. Ağabeyim Thomas’ın gölde boğulduğu gün
cebinde olan ve babamın bana miras bıraktığı o pirinç çakmak. Zippo’nun üzerindeki oymalar elime
battı.
Stephen King romanlarında kasabayı kurtaran şey silahlar olmazdı; kasabayı kurtaran şey,
karanlıkla yüzleşme cesaretiydi.
“Biliyorum,” dedim doğrularak. Korku yerini garip, buz gibi bir kabullenişe bırakmıştı. “Korkak bir
çocuktum. Thomas’ın elini tutmadım. Çünkü çok korkmuştum. Ve bunu her gün, hayatımın her
saniyesinde yeniden yaşadım.”
Çakmağı çaktım. Mavi-sarı küçük bir alev karanlığı aydınlattı.
Yaratık alevi görünce tıslayarak geriledi. Gölge yaratıklar ışıktan değil, kabullenilmiş gerçekten
nefret ederdi.
“Ben günahımla yaşamayı öğrendim,” dedim fenerden sızan gaz yağının aktığı kuyu kapağındaki
izin üzerine çakmağı atarken. “Ama siz bu kuyuda kalmaya devam edeceksiniz!”
Gaz yağı bir anda parladı. Alevler kuyunun ağzını bir çember gibi sardı. Yaratık çığlık attı—bu
çığlık bir insanın değil, onlarca acı çeken ruhun korosuydu. Alevlerden kaçmak için geriledi ve
geriledikçe deliğin içine doğru geri çekilmeye başladı.
Geniş dökme demir kapağa doğru koştum. Omuzlarımı, bacaklarımı, tüm varlığımı kullanarak o
tonlarca ağırlıktaki kapağı ittim. Metalin metale sürtünme sesi fırtınayı bastırdı. Kapak büyük bir
gürültüyle kuyunun üzerine kapandı.
Sessizlik bir anda çöktü. Fırtına durmuştu. Kilisenin çanı susmuştu.
Göğsüm körük gibi inip kalkarken kapağın üzerine oturdum. Şafak sökene kadar oradan
kımıldamadım. Güneş, New Hampshire ormanlarının üzerinden turuncu bir çizgi olarak
doğduğunda, karın altından yürüyerek eve döndüm.
Salona girdiğimde kırmızı çarklı telefon hâlâ vitrinde duruyordu. Ama artık çalmıyordu.
Soba borusuna bir odun attım, kendime sert bir kahve koydum ve daktilomun başına geçtim. Kağıdı
taktım ve ilk satırı yazdım:
Gece yarısı saat üçte çalan telefonlar asla iyi bir haber getirmezdi…
Çünkü bazı hikâyeler anlatılmazsa, kuyu yeniden açılırdı.


