2026,  2026 EYLÜL

Sessizliğin Çatlakları

Sessizliğin Çatlakları.

Taş ve Tuz.

Gümüşlük’ün akşamüstü rüzgârı, denizden getirdiği yoğun tuz kokusunu eski taş evin avlusuna taşırken, ahşap panjurların kurumuş boyaları hafifçe gıcırdıyordu. Arda, elindeki eski demir anahtarı kilitte iki kez döndürdü. Paslı mekanizma dirense de sonunda pes edip kapıyı açtı. İçeride, uzun yıllardır havalandırılmamış mekânlara özgü o tanıdık toz ve kireç kokusu saklıydı.

Burcu, eşikten içeri adımını atarken çantasının kayışını sıkıca kavradı. On beş yıl önce ayrıldıkları bu sahil kasabasına bir daha asla dönmemeye yemin etmişti. Ama avukatın telefonundan sonra, geçmişin bu taş duvarlar arasında çürümeye bırakılmasına izin veremezdi.

“Her şey bıraktığımız gibi kalmış,” dedi Burcu, sesindeki hafif titremeyi saklamaya çalışarak.

Arda cevap vermedi. Salondaki büyük ahşap masanın üzerindeki kalın toz tabakasına baktı. Masanın ortasında, kuruyup dökülmüş bir demet begonvil ve iki boş kahve fincanı duruyordu. Zaman, o son tartışmanın yaşandığı akşam saatinde donup kalmış gibiydi.

“Evi satmak için gerekli evrakları imzalaman yeterli,” dedi Arda, çantasından çıkardığı dosya kâğıtlarını masanın temizlediği bir köşesine koyarken. “Sonra herkes kendi yoluna gidebilir.”

Burcu camdan dışarı, kurumuş incir ağacının bulunduğu arka bahçeye baktı. “Evi satabilirsin Arda. Ama o yaz bahçeye gömdüğümüz şey ne olacak? Onu da mı müteahhidin kepçesine bırakacaksın?”

Arda’nın elindeki kalem kısa bir an havada asılı kaldı. Bakışları derinleşti, gözlerindeki o eski, tanıdık hırs yerini belirsiz bir tereddüde bıraktı. “O sadece gençlik heyecanıyla yazılmış yarım bir senaryoydu Burcu. Bitti. Cümleler bitti.”

“Cümleler bitmedi,” dedi Burcu yavaşça dönerek. “Sadece konuşmayı kestik.”

Gümüşlük’ün akşamüstü rüzgârı, denizden getirdiği yoğun tuz kokusunu eski taş evin avlusuna taşırken, ahşap panjurların kurumuş boyaları hafifçe gıcırdıyordu. Arda, elindeki eski demir anahtarı kilitte iki kez döndürdü. Paslı mekanizma dirense de sonunda pes edip kapıyı açtı. İçeride, uzun yıllardır havalandırılmamış mekânlara özgü o tanıdık toz ve kireç kokusu saklıydı.

Burcu, eşikten içeri adımını atarken çantasının kayışını sıkıca kavradı. On beş yıl önce ayrıldıkları bu sahil kasabasına bir daha asla dönmemeye yemin etmişti. Ama avukatın telefonundan sonra, geçmişin bu taş duvarlar arasında çürümeye bırakılmasına izin veremezdi.

“Her şey bıraktığımız gibi kalmış,” dedi Burcu, sesindeki hafif titremeyi saklamaya çalışarak.

Arda cevap vermedi. Salondaki büyük ahşap masanın üzerindeki kalın toz tabakasına baktı. Masanın ortasında, kuruyup dökülmüş bir demet begonvil ve iki boş kahve fincanı duruyordu. Zaman, o son tartışmanın yaşandığı akşam saatinde donup kalmış gibiydi.

“Evi satmak için gerekli evrakları imzalaman yeterli,” dedi Arda, çantasından çıkardığı dosya kâğıtlarını masanın temizlediği bir köşesine koyarken. “Sonra herkes kendi yoluna gidebilir.”

Burcu camdan dışarı, kurumuş incir ağacının bulunduğu arka bahçeye baktı. “Evi satabilirsin Arda. Ama o yaz bahçeye gömdüğümüz şey ne olacak? Onu da mı müteahhidin kepçesine bırakacaksın?”

Arda’nın elindeki kalem kısa bir an havada asılı kaldı. Bakışları derinleşti, gözlerindeki o eski, tanıdık hırs yerini belirsiz bir tereddüde bıraktı. “O sadece gençlik heyecanıyla yazılmış yarım bir senaryoydu Burcu. Bitti. Cümleler bitti.”

“Cümleler bitmedi,” dedi Burcu yavaşça dönerek. “Sadece konuşmayı kestik.”

Sessizlik, avludaki rüzgârın sesiyle ağırlaştı. Arda derin bir nefes alıp masadaki kâğıtları bıraktı ve arka bahçeye çıkan ahşap kapıya yöneldi. Burcu da onu takip etti. Toprak, sonbaharın ilk yağmurlarıyla nemlenmişti; kuruyan incir yaprakları ayaklarının altında hafifçe çatırdıyordu. Ağacın geniş gövdesinin hizasında, yıllar önce işaretledikleri o köşe duruyordu.

Arda duvara yaslı duran eski küreği eline aldı. Tek bir kelime dahi etmeden toprağı kazmaya başladı. Küreğin metali her saplandığında, toprağın altından çıkan o nemli, killi koku geçmişi yeniden yüzeye çıkarıyordu. Yaklaşık yarım metre derinde küreğin ucu sert bir şeye çarptı: Ziftle kaplanmış, nemden korunması için sıkıca sarılmış metal bir kutu.

Kutuyu topraktan çıkarıp avludaki mermer masanın üzerine koydular. Üzerindeki çamurları temizlerken ikisinin de elleri titriyordu. Kutunun kapağını zorlukla açtıklarında, içine özenle yerleştirilmiş daktilo sayfalarıyla karşılaştılar. Sayfaların kenarları hafif sararmıştı ama üzerindeki mürekkep tazeliğini koruyordu.

“Gerçek, yazılan ilk taslakta değil; iki yazarın da üstünü çizmeye cesaret edemediği o son boş satırda saklıdır.”

Burcu sayfaları eline aldı. Bu, gençlik yıllarında birlikte kaleme aldıkları tek uzun metindi. Ancak sayfaların arasında duran küçük bir deri defter Arda’nın dikkatini çekti. Bu defter ortak çalışmalarına ait değildi; Burcu’nun o yaz Arda’dan gizlice tuttuğu kişisel günlüğüydü.

Arda defterin ilk sayfasını açtığında, gözleri tanıdık bir cümleyle karşılaştı: “Arda evi terk ettiğimi sanacak ama ben onun yazdığı son sahneyi korumak için gidiyorum.”

Göz göze geldiklerinde yıllardır biriken tüm kırgınlıklar ve yanlış anlamalar o mermer masanın üzerine döküldü. Arda, Burcu’nun o yaz senaryoyu bencilce alıp gittiğini sanmıştı; oysa Burcu, senaryonun telif haklarını çalmak isteyen yapımcıdan metni korumak için tek başına mücadele etmiş ve Arda’nın hayallerine zarar gelmesin diye sessizce geri çekilmişti.

“Neden anlatmadın?” diye sordu Arda, sesi rüzgârın içinde neredeyse kaybolarak. “Bunca yıl benim senden nefret etmeme neden izin verdin?”

“Çünkü o zaman dinleyecek durumda değildin Arda. Başarıya, alkışa ve haklı olmaya o kadar odaklanmıştın ki, gerçeğin sesini duyamazdın,” dedi Burcu sakin bir kabullenişle. “Bu kutuyu buraya gömerken tek amacım bir gün buraya dönüp gerçekten hazır olduğumuzda bu hesabı kapatmaktı.”

Güneş, Gümüşlük tepelerinin arkasında kızıl bir iz bırakarak batıyordu. Arda masadaki satış sözleşmesine baktı, ardından elindeki daktilo sayfalarına. Yıllardır içini kemiren o kızgınlığın yerini derin bir hafifleme almıştı.

Satış sözleşmesini eline aldı ve yavaşça ortadan ikiye yırttı. Burcu şaşkınlıkla ona bakarken Arda hafifçe gülümsedi. “Evi satmıyoruz,” dedi. “İncir ağacının altındaki bu cümle yarım kalmayacak.”DÜŞ MİMARI.

26 Aralık 1990 tarihinde İzmir’de doğdu. İlköğrenimini Fatih Koleji’nde, lise eğitimini ise İnönü Lisesi’nde tamamladı. Ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü Habercilik alanından 12 Haziran 2015 tarihinde mezun oldu. Çok iyi derecede İngilizce ve başlangıç düzeyinde İspanyolca bilmektedir. Eğitim hayatının ardından uluslararası geçerliliğe sahip TESOL ve Teaching Practice sertifikalarını alarak profesyonel olarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. Kurgu dünyasına ve edebiyata duyduğu derin tutkuyla erken yaşlarda yazmaya başladı. Türkçe ve İngilizce dillerinde roman, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, aynı zamanda İngilizceden Türkçeye edebi çeviriler yapmaktadır. Edebi çalışmalarını halen İzmir’de sürdürmektedir.