2026,  2026 EKİM

Sesin Bittiği Sahil.

Valiz, odanın ortasında açık bir ağız gibi duruyordu. İçine koyduğu iki kazak, bir çift yıpranmış ayakkabı ve günlüğünden başka hiçbir şey yoktu. Zaten insanın kırk yıla sığdırdığı koca bir hayatı birkaç kumaş parçasına indirgemesi ne kadar da kolaydı. Zor olan kumaşlar değil, duvarlara sinmiş kokulardan, sabahları mutfağa dolan o tanıdık güneş ışığından ayrılmaktı.

Deniz, pencerenin dışından her zamanki ritmiyle vuruyordu kayalıklara. Çekiliyor, sonra tekrar geliyordu. Hiçbir zaman tam anlamıyla gidemiyordu deniz; hep geri dönmek zorundaymış gibi, usulca süzülüyordu karaya.

Sarp, elinde iki fincan çayla kapı eşiğinde durdu. Bakışları valize takıldı, sonra gözlerini pencereye çevirdi. Bir şey söylemedi. Konuşmak, üzerlerindeki o ağır sessizliği daha da bozmaktan başka bir işe yaramayacaktı. Fincanlardan birini ahşap masanın üzerine bıraktı.

“Rüzgar sertleşiyor,” dedi sönük bir sesle. “Vapur seferlerini iptal edebilirler.”

Emin, elindeki hırkayı katlamayı bıraktı. Sarp’ın sesindeki o örtülü dileği hissetti. Gitme demiyordu Sarp. Hiçbir zaman dememişti. Ama duruşu, nefes alış verişi, masaya koyduğu çayın buğusu bile kalması için sessiz bir yalvarıştı.

Gitmeli miydi?

Gitmeyi seçerse, onu bekleyen şey neydi ki? Başka bir şehir, başka sokaklar, başka yüzler… Ama nihayetinde kendini de yanında götürecekti. Kaçmaya çalıştığı o yalnızlık duygusu, valizin fermuarını kapattığında yok olacak mıydı, yoksa yeni gittiği kentin o soğuk otel odasında ilk gece karşısına mı dikilecekti? Gitmek, bazen sadece bir mekân değişimi değil, kendi kurguladığın bir illüzyondu. Kendinden kaçamayacağını bile bile yola çıkmaktı.

Peki ya kalmak?

Kalmak; alışılan acılara, tanıdık hüzünlere teslim olmak mıydı? Her gün aynı kaldırımlarda yürüyüp, tükenmiş bir hikâyenin son sayfalarını tekrar tekrar okumak gibiydi bazen kalmak. Sarp’a baktı. Birlikte kurdukları ama zamanla sessizlikle kaplanan o evde yaşlanmak, belirsiz bir umudun peşinden koşmaktan daha mı cesurcaydı?

“Gidersen,” dedi Sarp, masadaki fincana bakarak. “Rüzgarın sesi burada hep eksik kalacak.”

Emin derin bir nefes aldı. Valizin yanına oturdu. İçindeki o büyük fırtına, dışarıdaki denizin çırpınışıyla yarışıyordu. Gitmek cesaret isterdi derlerdi hep; oysa kalmak, gitmekten çok daha büyük bir cesaret gerektiriyordu bazen. Yıkıntıların arasında durup yeniden inşa etmeye çalışmak, her şeyi arkada bırakıp kaçmaktan daha zordu.

Emin ayağa kalktı. Valize doğru yürüdü. Fermuarını yavaşça çekti ve kapağını kapattı. Sonra onu kenara, dolabın yanındaki gölgeye doğru itti.

Sarp başını kaldırdı. Gözlerinde beliren o hafif ama derin pırıltı, odadaki bütün soğukluğu bir anda dağıtmaya yetti.

Emin masaya doğru yürüdü, buğusu tüten fincanı eline aldı. Camdan dışarı, dalgaların kıyıya vurup tekrar geri çekilişine baktı.

İnsan bazen gitmeyi göze alırdı, sırf kalmanın ne kadar değerli olduğunu anlayabilmek için.

26 Aralık 1990 tarihinde İzmir’de doğdu. İlköğrenimini Fatih Koleji’nde, lise eğitimini ise İnönü Lisesi’nde tamamladı. Ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü Habercilik alanından 12 Haziran 2015 tarihinde mezun oldu. Çok iyi derecede İngilizce ve başlangıç düzeyinde İspanyolca bilmektedir. Eğitim hayatının ardından uluslararası geçerliliğe sahip TESOL ve Teaching Practice sertifikalarını alarak profesyonel olarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. Kurgu dünyasına ve edebiyata duyduğu derin tutkuyla erken yaşlarda yazmaya başladı. Türkçe ve İngilizce dillerinde roman, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, aynı zamanda İngilizceden Türkçeye edebi çeviriler yapmaktadır. Edebi çalışmalarını halen İzmir’de sürdürmektedir.