2026,  2026 EKİM

Zamanın Unuttuğu Gölge.

Sis, Kadim Orman’ın üzerine bir tül gibi değil; adeta ağır, ıslak ve diri bir örtü gibi çökmüştü.
Güneş ışığı bu ormanın iç kısımlarına ulaşmayı yıllar önce bırakmış gibiydi. Ağaçların her biri göğe
doğru fırlayan devasa gövdeleriyle birer sütunu, birbirine sarılmış yaprakları ise ışığı tamamen
engelleyen koyu yeşil bir kubbeyi andırıyordu. Burada zaman akmıyor, adeta nemli toprağın ve
çürüyen yaprakların kokusu arasında donup kalıyordu.
Genç haritacı Selim, patikası çoktan kaybolmuş çalılıkların arasında ilerlerken elindeki pusulanın
çıldırtıcı hareketlerini izliyordu. İğne, kuzeyi göstermek yerine kendi etrafında fırıldak gibi
dönüyor, ardından tamamen durup rastgele bir yönü işaret ediyordu. Haritası ise bu derinlikleri
sadece büyük, boş bir leke olarak bırakmıştı: İşaretlenmemiş Bölge. Selim’in buraya geliş amacı
kasabadakilerin fısıltıyla anlattığı o söylentiydi. Ormanın kalbinde, zamana ve yerçekimine direnen,
yalnızca doğru kişiye kapılarını açan görkemli bir yapının varlığından bahsedilirdi.
Gecenin çöküşüyle birlikte orman başka bir kimliğe büründü. Çalıların arasından gelen hışırtılar
sadece rüzgârın eseri olamayacak kadar ritmikti. Selim, attığı her adımda arkasından gelen hafif
basış seslerini duyabiliyordu. Ne zaman arkasına dönse, yalnızca kalın sis kütlesi ve gümüşi bir
parıltıyla parıldayan dev sarmaşıklarla karşılaşıyordu. Orman onu bir yabancı gibi reddetmiyor,
aksine bir misafir gibi içeriye, tam da kendi istediği merkeze doğru çekiyordu.
Bir süre sonra ağaçların arasından yumuşak, mavimsi bir ışık sızmaya başladı. Selim, tüylerini
diken diken eden garip bir uğultuyu takip ederek küçük bir açıklığa vardı. Işığın kaynağı, topraktan
birkaç santim yüksekte süzülen, ışıldayan küçük polen tanecikleriydi. Açıklığın tam ortasında ise
asırlık bir meşe ağacı duruyordu. Fakat bu ağaç diğerlerinden farklıydı; gövdesinde eski bir dilde
yazılmış gibi görünen, parıldayan oymalar vardı.
Ağacın altındaki geniş köklerin arasında, taştan yapılma küçük bir kapı geçidi yer alıyordu. Kapının
üzerinde ne bir kilit ne de bir kol vardı; sadece tam ortasında bir insan eli büyüklüğünde girinti
bulunuyordu. Selim, içindeki korkuya rağmen anlatılmaz bir merakla elini o soğuk taşa doğru
uzattı. Avucu taşın yüzeyine değdiği anda, pusulasındaki iğne şiddetle titredi ve tam kuzey yönünde
sabitlendi. Ormandaki tüm sesler bir anda kesildi. Ağacın gövdesindeki parıltılar hızlı bir nehir gibi
aktı ve taş kapı, derin bir gürültüyle geriye doğru kayarak karanlık bir merdiveni açığa çıkardı.
Merdivenlerden aşağı inen her adım, yukarısının nemli ve soğuk havasını geride bırakıyor; yerini
tatlı, reçine ve menekşe kokulu Ilık bir esintiye bırakıyordu. Selim, elindeki fenerin ışığında
basamakları inerken duvardaki kabartmaları fark etti. Bu kabartmalarda; ağaçlarla konuşan insanlar,
gökyüzünde süzülen ışık topları ve en nihayetinde bu ormanın dünyadan gizlenme hikayesi
resmedilmişti. Orman bir tehlike değil, dünyanın unuttuğu bir hafızaydı.
Yolun sonunda devasa bir yeraltı mağarasına ulaştı. Mağaranın tavanı, tıpkı gece gökyüzü gibi
parıldayan kristallerle kaplıydı. Orta yerde ise kristal berraklığında bir gölet duruyordu. Göletin tam
merkezinde, suyun üzerinde batmadan duran eski bir kütüphane veya tapınağı andıran taş bir
mimari yükseliyordu. Suyun yüzeyi bir ayna kadar sakindi ve üzerindeki yansımalar gökyüzündeki
yıldızların değil, dünyada henüz yaşanmamış anların görüntülerini sunuyordu.
Selim göletin kenarına yaklaştı ve suya dokundu. O an, zihninde binlerce ses belirdi: Ağaçların
büyüme şarkıları, toprağın altında uyuyan kadim tohumların nefesi ve ormanın ona sunduğu sessiz
bir kabul. Orman ona sırrını açmıştı çünkü Selim buraya bir yok edici veya sahip olmaya çalışan bir
tüccar olarak değil, sadece anlamak isteyen bir arayıcı olarak gelmişti.
Geri döndüğünde, haritasına o boş lekeyi dolduracak çizgiler çizmedi. Çantasından çıkardığı
kalemiyle oranın üzerine sadece tek bir not düşmekle yetindi. Artık biliyordu ki bazı yerler
keşfedilmek için değil, korunmak ve gizemini sonsuza dek korumak için vardır.

26 Aralık 1990 tarihinde İzmir’de doğdu. İlköğrenimini Fatih Koleji’nde, lise eğitimini ise İnönü Lisesi’nde tamamladı. Ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü Habercilik alanından 12 Haziran 2015 tarihinde mezun oldu. Çok iyi derecede İngilizce ve başlangıç düzeyinde İspanyolca bilmektedir. Eğitim hayatının ardından uluslararası geçerliliğe sahip TESOL ve Teaching Practice sertifikalarını alarak profesyonel olarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. Kurgu dünyasına ve edebiyata duyduğu derin tutkuyla erken yaşlarda yazmaya başladı. Türkçe ve İngilizce dillerinde roman, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, aynı zamanda İngilizceden Türkçeye edebi çeviriler yapmaktadır. Edebi çalışmalarını halen İzmir’de sürdürmektedir.