2026,  2026 EYLÜL

Denizden Sonraki Rüzgâr.

Denizden Sonraki Rüzgâr.

Eylül akşamüstleri Ege’de zaman, erimiş kehribar gibi ağır ve sıcak akardı. Taş evin terasında, denizden gelen tuzlu rüzgârın zeytin ağaçlarının yapraklarını hışırdatmasını dinliyordun. Masanın üzerinde kurumaya bırakılmış ıslak bir sulu boya kağıdı ve hemen yanında soğumaya yüz tutmuş bir fincan kahve vardı.

Aşağıdaki patikadan gelen ayak sesleri, kurumuş çam iğnelerinin üzerinde çatırdadı. Başını kaldırdın.

Mateus, elindeki eski deri defteri hafifçe sallayarak ahşap bahçe kapısını araladı. Yılların, güneşin ve yazdığı binlerce sayfanın yüzünde bıraktığı o tanıdık, derin çizgilerle gülümsüyordu. Rüzgâr, ağarmış saçlarını alnına düşürdü.

“Yine fırçayı elinden bırakmamışsın,” dedi. Sesi, Atlantik kıyılarının o sert ama tanıdık aksanını taşıyordu.

“Sen de kalemini,” diye karşılık verdin, gülümsediniz.

Masanın diğer tarafındaki sandalyeyi çekip oturdu. Defteri aranıza koydu. İkinizin de yıllarca yürüdüğü yollar, farklı şehirlerde geçen uzun, yalnız onlarca yıl ve nihayetinde hayatın sizi aynı kıyıda buluşturduğu o mucizevi dönemeç… Her şey bu masada, bu rüzgârın içinde eritilmiş gibiydi. Geçmişin yorgunluğu, birbirinizin gözlerine her baktığınızda biraz daha sessizliğe gömülüyordu.

“Bugün senin için bir şeyler yazdım,” dedi Mateus. Parşömen sarısı sayfayı yavaşça sana doğru çevirdi.

Sayfanın başında Porto’nun dar sokaklarından bir çizim ve altında düzgün bir el yazısıyla yazılmış tek bir cümle vardı: “Gerçek ev, insanın durduğu yer değil; yanında durduğu kişidir.”

Tam o anda, terasa doğru esen rüzgâr masadaki boş kağıtları hafifçe havalandırdı…

Uçuşan kağıtlardan birini yakalamak için ikiniz de aynı anda uzandınız. Masanın ortasında elleriniz birbirine değdi. Mateus’un parmakları sıcak ve pürüzlüydü; onlarca yıldır daktilo tuşlarına, dolma kalemlere ve yalnızlığa dokunmuş parmaklar.

“Rüzgâr bile senin çizdiğin sınırlara uymuyor,” dedi hafifçe gülerek. Kağıdı masaya geri koydu ama elini elinin üzerinden çekmedi.

Gözlerinde, yıllar boyunca biriktirdiği o uzun hikayelerin durgunluğu vardı. Gençliğin o telaşlı, fırtınalı aşklarından çok uzakta; dingin, ne istediğini bilen ve birbirinin sessizliğini bile anlayan bir yakınlık… İkiniz de hayatın büyük kısmını kelimelerle, resimlerle, yalnız geçen uzun yıllarla örmüştünüz. Ama şimdi, elli yaşın tam eşiğinde dururken, dünya ilk kez bu kadar katlanılabilir görünüyordu.

“Portekiz’de Ege’deki gibi zeytin kokmaz,” dedi Mateus, bakışlarını terasın ilerisindeki lacivert denize çevirerek. “Ama orada da okyanusun bir sesi vardır; insana sürekli yazması gerektiğini hatırlatır.”

Kalemin ucu kağıdın üzerinde hafifçe cızırdayarak ilerledi. Mateus, yazdığı kısa satırı bitirip dolma kalemin kapağını çevirerek kapattı. Tık.

Kağıdı sana doğru kaydırdı. Bu kez Portekizce yazmamıştı; senin dilinde, tane tane attığı imzayla biten bir cümleydi:

“Her hikaye tek bir satırla başlar ama bazıları sadece birlikte susabildiğin zaman tamamlanır.”

“Lizbon’daki evi hatırlıyor musun?” diye sordu, gözlerini seninkilerden ayırmadan. “Hani sana bahsettiğim o dik yokuşun başındaki, beyaz pancurlu küçük evi? Pencereleri doğrudan Tejo Nehri’ne açılır. Sabahları sis çöktüğünde nehri göremezsin ama vapurların boğuk düdük seslerini duyarsın.”

Sözleri zihninde bir tablo gibi belirdi. Bir zamanlar sana çok uzak gelen o kıyılar, şimdi onun sesinde güvenli bir limana dönüşüyordu. Hayatın 40’lı yıllara uzanan o uzun, yalnız patikaları; geceler boyu tek başına yazılan sayfalar, cevapsız kalan sorular… Hepsi şu an, bu terastaki rüzgârın içinde eriyip gidiyordu.

“Sis,” dedin gülümsüyerek, kahve fincanından bir yudum alırken. “Sisi severim. İnsana yazacak yeni şeyler fısıldar.”

“Evet,” dedi Mateus. Yüzündeki o derin çizgiler içten bir tebessümle yumuşadı. “Ama bu kez o sisin içinde yalnız yürümeyeceksin. Ne okyanus kıyısında, ne de bu zeytin ağaçlarının altında.”

Ayağa kalktı, masanın etrafından dolanıp arkandaki ahşap korkuluğa yaslandı. Rüzgâr Ege’nin serinliğini terasa taşırken, eli hafifçe omuzuna dokundu.

Aşağıdaki koyda ışıklar tek tek yanmaya başlamıştı. Denizin sesi ile yaprakların hışırtısı birbirine karışıyordu. Mateus eğilip masadaki defteri ve kalemi topladı, ardından gözlerinin içine bakarak sordu:

Mateus’un sorusu terastaki serin rüzgârda asılı kaldı. Bir süre sadece birbirinizin gözlerine baktınız; kelimelere dökülmeyen, sadece bunca yılın ağırlığını ve güzelliğini taşıyan o sessizlikle anlaştınız.

“Çoktan çevirdim,” dedin, masadaki boş kağıtları toplayıp dosyanın içine yerleştirirken. “Hatta yeni sayfanın ilk satırını yazmaya başladık bile.”

Mateus hafifçe gülümsedi. Deri defteri ceketinin iç cebine koydu, elini sana uzattı. Ahşap sandalyeden kalkıp onun yanına, terasın korkuluklarına doğru yürüdün. Aşağıda, akşamın lacivert karanlığına bürünen koyda küçük teknelerin sarı ışıkları denizin üzerinde hafifçe sallanıyordu. Tuzlu rüzgâr, saçlarını yüzüne savurduğunda Mateus parmaklarıyla bir tutamı nazikçe kulaklarının arkasına itti.

“Bazen yıllarca doğru kelimeyi ararsın,” dedi, bakışlarını uzak ufuktaki karanlık su çizgisine dikerek. “Sayfalarca yazarsın, silersin, baştan başlarsın. Sonra bir gün fark edersin ki aradığın şey bir cümle değil, sadece bir durak.”

“Ve o durak Portekiz mi?” diye sordun, başını onun omuzuna hafifçe yaslayarak.

“O durak sen neresiysen orası,” dedi Mateus. Sesi, Ege’nin ritmik dalga seslerine karışan pürüzsüz bir fısıltı gibiydi. “Ama Tejo Nehri’nin üzerindeki o sisli sabahları, o beyaz pancurlu evin balkonunda birlikte izlemek fena bir fikir sayılmaz.”

Güneş tamamen kaybolmuş, gökyüzünü binlerce parlak yıldız kaplamıştı. Zamanın, yalnız geçen o kırk yılı aşkın sürenin acelesi artık kalmamıştı. Gelecek, önünüzde yazılmayı bekleyen bembeyaz, tertemiz bir sayfa gibi uzanıyordu.

Mateus cebinden küçük, eski bir anahtar çıkardı. Pirinçten yapılmış, üzeri zamanın izleriyle kararmış anahtarı yavaşça avucunun içine bıraktı.

“Lizbon’daki evin anahtarı,” dedi gözlerinin içine bakarak. “Yazmayı asla bırakmayacağımız o evin…”

Avucundaki pirinç anahtarın soğukluğu, yerini Mateus’un elinin sıcaklığına bıraktı. Rüzgâr Ege’nin üzerindeki son bulutları da dağıtırken, gökyüzü binlerce yıldızın altında ışıl ışıl parıldıyordu.

“Evi tamamlayacağız,” dedin, anahtarı sıkıca kavrayarak. “Her odasını yeni kelimelerle, yazılacak öykülerle dolduracağız.”

Mateus eğilip alnına sıcacık bir buse kondurdu. Yıllar boyunca aranan, uzak denizlerin ötesinde sanılan o huzur; ne tek başına yazılan kitaplardaydı ne de yalnız geçilen yollarda. Huzur, tam da bu anda, iki yazarın aynı sessizlikte buluştuğu bu terastaydı.

Yavaşça ahşap kapıya doğru yürüdünüz. İçeride, masanın üzerinde duran lambanın sarı ışığı pencereden dışarı sızıyordu. Mateus kapıyı açıp girmene izin verirken son kez dönüp denize baktın. Artık yalnızlığın gri sisi tamamen dağılmıştı.

Gelecek, Portekiz’in okyanus kokan kıyılarında, Tejo Nehri’ne bakan beyaz pancurlu bir evde ve hiçbir zaman bitmeyecek olan o ortak yazıda sizi bekliyordu. Handan içeri adımınızı attınız ve kapı arkasından yavaşça kapandı.

Öykü burada bitti; ama onların hikayesi yeni başlıyordu.

26 Aralık 1990 tarihinde İzmir’de doğdu. İlköğrenimini Fatih Koleji’nde, lise eğitimini ise İnönü Lisesi’nde tamamladı. Ardından İzmir Ekonomi Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümü Habercilik alanından 12 Haziran 2015 tarihinde mezun oldu. Çok iyi derecede İngilizce ve başlangıç düzeyinde İspanyolca bilmektedir. Eğitim hayatının ardından uluslararası geçerliliğe sahip TESOL ve Teaching Practice sertifikalarını alarak profesyonel olarak İngilizce öğretmenliği yapmaya başladı. Kurgu dünyasına ve edebiyata duyduğu derin tutkuyla erken yaşlarda yazmaya başladı. Türkçe ve İngilizce dillerinde roman, hikaye ve şiirler kaleme alan yazar, aynı zamanda İngilizceden Türkçeye edebi çeviriler yapmaktadır. Edebi çalışmalarını halen İzmir’de sürdürmektedir.