2026,  2026 EYLÜL

A Clockwork Orange / Bir Otomatik Portakal (1971)

 

Bu sefer başlık yok…

“All right. I know how things are now. I’ve suffered and I’ve suffered and I’ve suffered. And everybody wants me to go on suffering.”

Arınmanın, kefaretin, ikiyüzlülüğün, çürümenin ve ahlaki çürümenin, bireysel şiddet ve kurumsal şiddetin (daha doğrusu güç tekelinin), özgür irade ve insan olabilmenin, otoritenin, narsisizmin, şiddetin sıradanlığının, kibirin, küfrün (blasphemy), teolojik kötülüğün, insanların nesneleştirilmesinin, İd, Ego ve Süper Ego çatışmasının, Nihilizmin, Psikopatlığın ve Psikopatinin, Sosyopatinin, Kimliksizleşmenin, Tiksindirmenin, Koşullanmanın, Stanley Kubrick sinemasında Otomatik Portakal (1971) Filmindeki: Sembolizm, meta-anlatı ve ideolojik aygıtların disiplinler arası bir analizini yazmaya çalışacağım.

Stanley Kubrick için görsel anlatımı en iyi yönetmen diyebilirim. Kendisini okuduğunuzda tanışabileceğiniz en zor ama en tatlı insandır bence. Bu kadar hasta yapılı ve anlatılı filmler çeken birinin bu kadar kibar biri olması. Belkide mükemmelliyetçiliğini ve takıntılarını tutkusu olan işe aktarabildiği içindir. Kafasındaki kusursuz görüntüye ulaşabilmek için bir sahneyi oyuncular tükenene kadar 100’den fazla kez tekrarlattığı bilinmektedir. 1960 yılında Spartacus setinde stüdyo ve ekiple yaşadığı çatışmalardan sonra bağımsızlığını ilan etmiş ve sanatına dışarıdan müdahale edilmesine bir daha asla izin vermemiş. Hollywood sisteminden koparak İngiltere’de izole bir yaşam kurmuş ve seyahat etmekten hoşlanmadığı için filmlerinin çoğunu evinin bulunduğu bölgeye kurdurduğu setlerde çekmiş. O kadar az röportaj veriyor ki yüzünü bilen insan sayısı çok azmış; hatta bir dönem başka bir adam onun adını kullanarak ortalıkta dolaşabilmiş ve Kubrick bu absürt durumu sadece eğlenceli bularak izlemiş. Kubrick’in bu kadar kibar ve iyi kalpli biri olmasının yanında kendisini anlatmaya kalkarsam bu yazı bitmez.

Giriş ve Sosyopolitik Kavramsal Çerçeve

Filmin ve uyarlandığı romanın tarihsel arka planı, eserin anlaşılması için kritik bir öneme sahip. 1950’ler ve 1960’lar Britanya’sı, İkinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan refah devletinin (welfare state) yükselişine, tüketim toplumunun şekillenmesine ve “Öfkeli Genç Adamlar” (Angry Young Men) ile Teddy Boys gibi isyankar gençlik alt kültürlerinin ortaya çıkışına tanık olmuştur. Anthony Burgess, romanını yazarken kendi kişisel travmalarından derinden etkilenmiştir; 1942 yılında hamile eşi Llewela Jones, Londra’da Amerikan askerlerinin vahşi bir saldırısına uğramış ve bu olay yazarın şiddetin doğası üzerine felsefi bir sorgulamaya girmesine neden olmuştur. Ancak Burgess’in amacı basit bir şiddet güzellemesi yapmak değil, bireyselliğin ve özgür iradenin, ne kadar karanlık olursa olsun, devletin tek tipleştirici tahakkümüne karşı savunulmasıdır. Kubrick’in film uyarlaması, davranışsal psikolojinin ve psikolojik koşullandırmanın (behaviorism) totaliter bir hükümet tarafından vatandaşları üzerinde geniş çaplı bir kontrol kurmak amacıyla kullanılmasının tehlikelerini anlatan ütopiik bir Britanya’dır. Film boyunca devletin suçla mücadele kisvesi altında bireyin ahlaki seçim yapma yetisini elinden alması, Kubrick’in en temel felsefi sorunsalını oluşturur: İyiyi seçme özgürlüğü olmayan bir insan, hala insan mıdır, yoksa sadece bir “otomatik portakal” mıdır?

 

İsim Sembolizmi

“A Clockwork Orange” kelime kelime çevrilirse “Bir Kurmalı Portakal” demek.

Yazar Anthony Burgess bu ismi, eski bir İngiliz argosu olan “As queer as a clockwork orange” (Otomatik bir portakal kadar tuhaf) deyiminden almıştır. Fakat başlığın asıl fikri daha ilginç: doğal ve canlı olan bir şeyin mekanik, programlanmış ve yapay hâle getirilmesi. Portakal doğal bir nesne; clockwork ise mekanik bir sistem. Bu karşıtlık, özellikle Alex’in özgür iradesinin devlet tarafından davranışsal olarak “programlanması” temasına çok iyi oturuyor. Burgess’in kullandığı ifade aynı zamanda “tamamen doğal görünen ama içinde mekanik bir düzenek bulunan bir şey” fikrini çağrıştırıyor.

Filmin Türkçe altyazı çevirisinde önce yanlışlıklar olduğunu düşündüm. Örneğin tecavüz eylemi “aganigi naganigi” (the old in-out-in-out) şeklinde mekanik ve nesneleştirici bir tabirle, cinayet ve vahşet ise “biraz eski ultra-şiddet” (a spot of the old ultraviolence) şeklinde masumane bir hobi gibi ifade edilir. Seyirci, Nadsat kelimelerini anlamlandırmak için sürekli bir zihinsel tercüme süreci yaşar. Bu bilişsel gecikme, ekrandaki eylemin ahlaki ağırlığının derhal hissedilmesini engeller. Filmin en güçlü meta-anlatı araçlarından biri, karakterlerin iletişim kurduğu “Nadsat” (Rusça’da ‘-on’, yani onlu yaşları ifade eden sonek) argosudur. Rusça kelimelerin, İngiliz Cockney kafiyeli argosunun ve dönemin gençlik sokak dilinin karmaşık bir sentezidir. Dilin temel işlevi, seyirci ile ekrandaki dehşet verici şiddet arasına bilişsel bir tampon (buffer) yerleştirmektir. Nadsat, yalnızca suçluluğu gizleyen solipsistik bir araç değil, aynı zamanda George Orwell’in 1984 adlı eserindeki “Yenisöylem” (Newspeak) kavramına benzer bir düşünce kontrol mekanizmasıdır. Alex ve çetesinin kullandığı bu dil, kurbanları birer insandan ziyade, üzerinde eylemde bulunulacak et parçalarına (“veshch”) dönüştürür. Dilin yapısındaki bu radikal dehumanizasyon, gençlik alt kültürünün yetişkinlerin kurumsal dünyasına (devlet, aile, eğitim sistemi) karşı geliştirdiği anarşik bir bariyerdir. Seyirci, filmi izlerken farkında olmadan bu dili öğrenir ve Alex’in çarpık dünya görüşüne, onun zihinsel paradigmasına suç ortağı olarak dahil edilir.

Filmin açılış sahnesinde yer alan Korova Süt Barı, devletin vatandaşlarını uyuşturduğu ve pasifize ettiği mekanizmaların mikrokozmosudur. Mekan ruhsatsız olduğu için alkol satmamakta, ancak sütün içine katılan yeni sentetik halüsinojenleri serbestçe sunmaktadır. Geleneksel kültürde anne şefkatini, doğumu, saflığı ve büyümeyi temsil eden süt, filmde gençliğin masumiyetinin tamamen yozlaşmasının ve temel insani ihtiyaçların pervertize edilmesinin başat metaforu haline gelir.

Vellocet Latince hız/ivme anlamına gelen velocitas. (Amfetamin türevleri)
Enerji patlaması, hiperaktivite, şiddet için gerekli olan fiziksel ivme.

Synthemesc Sentetik Meskalin.
Zihinsel disosiyasyon, halüsinasyon, gerçeklikten kopuş.

Drencrom Adrenokrom (Adrenalin türevi).
Şizofrenik sanrılar, şiddete hazırlayan biyokimyasal vahşet dürtüsü.

Bu sembolizmler filmin her karesinde yansıtılmıştır. Filmin ilk karesindeki tamamen kırmızı görüntü ilk başta bir bozukluk bir üretim hatası gibi görünebilir. Ancak Kubrick’in amacı seyirciyi Aşırı Şiddete (Ultraviolence)’a koşullamak. Ekranda sadece parlak bir kırmızıya bakmak fizyolojik olarak gözü yorar ve insanda içgüdüsel bir gerginlik yaratır. O kırmızı ekran, İd’in sinemadaki tam karşılığıdır. Kuralsız, çiğ, saf enerji ve yıkım. Film, toplumun kurallarıyla veya ahlakla başlamaz; insanın içindeki o karanlık ve sıcak dürtünün rengiyle başlar. Saf “İd”in görselleşmesi için mükemmel bir anlatım tarzı.

Hikayenin büyük bir bölümü, Londra’nın güneydoğusunda, Büyük Londra Konseyi (GLC) tarafından savaş sonrası İngiltere’sinde ideal bir sosyal konut projesi olarak inşa edilen Thamesmead sitesinde geçer. Kubrick’in, filmin distopik atmosferini inşa ederken dönemin gerçek mimari akımlarını, özellikle de “Brutalizm”i merkeze alması bence yapıyı en başta kurarken birle mükemmelliyetçiliğini çok iyi özetliyor. 1960’ların ortalarında “21. Yüzyılın Şehri” olarak lanse edilen ve İsveç şehir planlama modelinden esinlenilerek etrafı göletler ve kanallarla çevrili bir ütopya olarak tasarlanan Thamesmead; filmde ruhsuzluğun, yabancılaşmanın ve toplumsal çöküşün anıtı olarak resmedilir. Brutalist mimarinin Bēton Brut (ham beton) yapısı, başlangıçta sıradan insanların yaşayabileceği eşitlikçi, dürüst ve sağlam bir sanat formu (Art Brut) yaratma ideali taşıyordu. Ancak Otomatik Portakal, bu devlet destekli kentsel tasarımın insan doğasını nasıl göz ardı ettiğini ortaya koyar. Bunlar aslında bir tür açık hava hapishanesidir. Thamesmead (Alex’in yaşadığı ev)
Devasa beton bloklar, labirent gibi geçitler, süslemesiz dış cephelerden oluşur, bireylerin salt bir işgücü ve barınma istatistiğine indirgenmesidir. Daire İçi Freskler (Mural) Sovyet dönemi propaganda sanatını andıran, işçiyi yücelten aşırı stilize resimler, bireyin sisteme körü körüne itaat etmesini bekleyen otoriter devlet anlayışının sanatsal yansıması. Sistemin bir “dişlisi” olma idealidir. Yazarın Evi (HOME) Fütüristik, geometrik, izole (Milton Grundy evi). İleri teknolojiyle donatılmış. Seçkin entelijansiyanın toplumdan ve gerçeklikten kopuk. Güvenlik illüzyonunun şiddet karşısındaki kırılganlığını gösterir. Apartman lobilerindeki bakımsızlık ve çöp yığınları, devletin fiziksel yapıları inşa etmesine rağmen sosyal dokuyu ve aidiyet hissini inşa edemediğini kanıtlar. Modernist mimari, insanın içindeki kaotik doğayı (id) ehlileştirememiş, aksine ona saklanabileceği gölgeli alt geçitler ve hissizleşebileceği gri beton duvarlar sunmuştur. Kubrick’in Thamesmead’i seçmesi, sadece fütüristik görünmesinden değil; insanlığın kendi yarattığı rasyonel sistemlerin içinde nasıl birer organik robota dönüştüğünü gösterir.

Yazar ve eşinin evine yapılan baskında ünlü “Singin’ in the Rain” (Yağmurda Şarkı Söylemek) parçası söyleyerek terör estirmesi. Orijinalinde Hollywood eskapizminin (gerçeklikten kaçış sinemasının), aşkın ve yaşam sevincinin en ikonik anlarından biri olan bu mutlu şarkı, Kubrick’in ellerinde vahşetin ve tecavüzün ritmik metronomu haline gelir. Alex, şarkının ritmine uygun olarak kurbanlarına tekme atarken, seyirci tanıdık ve neşeli bir kültürel kodun, en saf kötülüğün aracına dönüştürülmesinin yarattığı derin bilişsel uyumsuzluk (cognitive dissonance) içinde kalır. Sahne, popüler kültürün ve sanatın kitleleri nasıl uyuşturabildiğine, şiddetin “eğlence” formatında nasıl estetize edilip pazarlandığına dair sarsıcı bir eleştiridir.

Filmin temel felsefi tartışması modern devletin cezalandırma yöntemlerinin fiziksel işkenceden, zihni ve bedeni gözetim altında tutan “disipliner güce” dönüştüğünü savunur. Filmde devlet otoritesi ve suçun ıslahı konusu, Fransız düşünür Michel Foucault’nun Hapishanenin Doğuşu (Discipline and Punish) adlı eserindeki teorilerle birebir örtüşmektedir. Filmde devlet, suç oranlarını düşürmek ve hapishanelerdeki yoğunluğu azaltmak için geleneksel Panoptikon’u (sürekli gözetim mekanizması) bir adım öteye taşıyarak doğrudan insan beyninin içine yerleştirir. Bu yöntemin adı Ludovico Tekniği’dir. Ivan Pavlov’un klasik koşullanma ve B.F. Skinner’ın edimsel koşullanma prensiplerinin aşırı distopik bir versiyonu olan bu yöntem; bir nevi kimyasal ve psikolojik aversiyon (tiksindirme) terapisidir.

Tiksindirme Terapisi (Aversion Therapy): Ludovico Tekniği, psikiyatride gerçekte de var olan “aversif terapi”nin (tiksindirme terapisi) distopik bir versiyonudur. Gerçek hayatta alkol veya madde bağımlılıklarının tedavisinde (örneğin alkol alındığında kusmaya yol açan ilaçlar verilerek) kullanılan bu yöntem, filmde bireyin tüm ahlaki pusulasını değiştirmek için bir işkence aracına dönüştürülür.

Ludovico tedavisi sırasında Alex’e zorla şiddet, tecavüz ve Nazi Almanyası’nın propaganda filmleri (Triumph des Willens gibi) izletilir. Eş zamanlı olarak damarlarına zerk edilen bir ilaç, onda şiddetli bir bulantı, felç ve ölüm hissi yaratır. Zihin, şiddet eylemi ile fiziksel acı arasında koşullu bir refleks kurar. Bu sahnede Alex’in deli gömleğiyle sandalyeye bağlanması ve gözlerinin kapanmasını engelleyen metal klipslerin (lid locks) takılması, devletin (biyopolitika) bireyin bedeni üzerindeki mutlak tahakkümünün en şiddetli görsel sembolüdür. Gözlerin zorla açık tutulması, devlet ideolojisine kesintisiz maruz kalmayı simgeler. Devletin Alex’in ahlaki gelişimiyle veya ruhsal kurtuluşuyla zerre kadar ilgilenmemesidir. Hapishane papazının ısrarla vurguladığı, “İçten gelmeyen iyilik, iyilik değildir; seçme hakkı olmayan insan, insanlıktan çıkar” felsefesi, totaliter devletin faydacı yaklaşımı tarafından ezip geçilir. Devlet için önemli olan, düzenin sağlanması, muhalefetin susturulması ve maliyetlerin düşürülmesidir. Alex’in şiddetten kaçınması onun “iyi” olmasından değil, fiziksel bir bulantı krizinden korkmasından (cezalandırmadan) kaynaklanır. Alex, artık tam anlamıyla boyun eğdirilmiş, itaatkar ve sisteme uyumlu bir “uysal beden” haline getirilmiştir.

Klasik Koşullanma (Davranışçılık): Filmin merkezindeki kurgusal “Ludovico Tekniği”, Ivan Pavlov’un köpekler üzerinde yaptığı klasik koşullanma deneylerinin insan üzerindeki aşırı bir uygulamasıdır. Davranışçı psikolojiye göre, insan zihni bir “kara kutu”dur ve istenmeyen davranışlar, ceza-ödül veya tepki-uyarıcı mekanizmalarıyla değiştirilebilir. Filmde Alex’in şiddet, cinsellik ve hatta sevdiği Beethoven müziği, yapay bir mide bulantısı ile eşleştirilerek beyni yeniden programlanır. Antisosyal Kişilik Bozukluğu (Psikopati): Ana karakter Alex, tipik bir psikopat/sosyopat profili çizer. Empati yoksunluğu, pişmanlık duymama, başkalarının acısından zevk alma, dürtüsel davranışlar, manipülasyon yeteneği ve üstünlük kompleksi (narsisizm) gibi Antisosyal Kişilik Bozukluğu’nun tüm klinik belirtilerini taşır. Şiddet onun için bir hayatta kalma aracı değil, estetik bir eğlencedir. Ludovico tedavisi Alex’i “iyi” biri yapmaz; sadece ahlaki seçme yeteneği elinden alınmış, korkuya şartlanmış bir robota dönüştürür. İd, Ego ve Süperego Çatışması: Sigmund Freud’un psikanalitik kuramına göre Alex, dizginlenmemiş saf “İd”i (ilkel dürtüler, anında haz arayışı, yıkıcılık) temsil eder. Toplumun kurallarını ve ahlakı temsil eden “Süperego” Alex’te tamamen eksiktir. Devlet, Ludovico tekniği ile Alex’in içine doğal bir ahlaki gelişim yerine, fiziksel acıya dayalı yapay, kimyasal ve faşist bir süperego yerleştirir. Film, psikolojik bilimlerin devlet eliyle nasıl bir sosyal kontrol ve işkence aracına dönüşebileceğini gösterir. Bireysel psikopatolojiden (Alex’in şiddeti), kurumsal psikopatolojiye (Devletin uyguladığı sistematik, soğukkanlı ve yasal işkence) geçiş yapılır. Bireyin işlediği suçlar dürtüselken, devletin uyguladığı psikolojik yıkım planlı ve rasyoneldir.

Gerçek hayatta klinik bir psikiyatrik teşhis olmasa da, sinemada ve karakter psikolojisinde çok bilinen “Süt İçen Psikopat” (The Milk-Drinking Villain) mecazına dayanır. Derinlikli karakter analizlerinde, yetişkin ve özellikle tehlikeli bir karakterin süt içmesi, derin psikolojik sorunların ve sosyopatinin en belirgin görsel kodlarından biri olarak kabul edilir. Normal bir insan, şiddet veya yoğun stres içeren bir eylemden önce/sonra gerginliğini atmak için genellikle alkol veya sigaraya yönelir. Psikopat bir karakterin böyle bir anın ortasında sakince süt içmesi, onun sinir sistemini yatıştırmaya hiç ihtiyacı olmadığını gösterir. Başkaları için dehşet verici olan durumlar onun için sıradan bir günlük eylemdir; baseline (temel) duygusal durumu zaten buz gibi soğuktur. Süt, anneyle kurulan ilk bağı ve bebekliği temsil eder. Yetişkin bir karakterin süte olan saplantısı, psikanalitik açıdan duygusal gelişiminin çocukluk evresinde takılıp kaldığını (regresyon) veya ciddi bir anne travması/eksikliği yaşadığını işaret eder. Bedeni büyümüş olsa da iç dünyasında narsist ve empati yoksunu bir çocuk barındırır.İnsan zihni bilinçaltında sütü saflık, temizlik ve iyilikle eşleştirir. Acımasız bir karakterin bembeyaz bir bardak süt içmesi, keskin bir zıtlık yaratarak karakterin tekinsizliğini, ahlaki pusulasının bozukluğunu ve norm dışı doğasını izleyiciye çok daha sert hissettirir.

Kimliksizleşme (Deindividuation) ve Sürü Psikolojisi: Alex ve çetesinin (droog’ların) şiddet eylemlerine girişirken sahte burunlar, maskeler takmaları ve tek tip beyaz kıyafetler giymeleri klasik bir sosyal psikoloji olgusudur. Maske ve üniforma, bireysel kimliği yok eder ve kişisel sorumluluk hissini azaltır. Birey, “grubun” bir parçası olduğunda normalde tek başınayken yapamayacağı kadar vahşi eylemleri kolayca gerçekleştirebilir. Aynı tektipleşmeyi kolluk kuvvetlerindede, hapishanedeki mahkumlardada görürüz. Filmin en vurucu psikolojik kırılmalarından biri, Alex’in eski çete üyeleri Dim ve Georgie’nin polis olmasıdır. Eskiden sokak serserisi olarak suç işleyen bu karakterler, değişmemişlerdir; sadece şiddet dürtülerini devletin onlara verdiği “polis üniforması” altında yasal ve kurumsal bir zemine taşımışlardır. Bu durum, otoritenin ve üniformanın şiddeti nasıl meşrulaştırdığını (meşhurrr Stanford Hapishane Deneyi’ne benzer bir mantıkla) gösterir. Alex ve çetesinin evini bastığı, karısına tecavüz ettiği ve kendisini felç bıraktığı yazar Mr. Alexander, şiddetli bir Travma Sonrası Stres Bozukluğu (TSSB) yaşar. Ancak psikolojik olarak asıl incelenmesi gereken, yazarın yıllar sonra Alex’i savunmasız halde bulduğunda geçirdiği dönüşümdür. Travması onu öylesine delirtmiştir ki, adaleti aramak yerine, Alex’i intihara sürükleyecek kadar acımasız ve saplantılı bir işkenceciye (zalime) dönüşür. Ludovico tekniğini uygulayan Dr. Brodsky ve asistanının, Alex sinema koltuğunda gözleri zorla açık tutularak çığlıklar atarken gösterdikleri klinik soğukkanlılık dikkat çekicidir. Bilim ve psikiyatri adına hareket ettiklerini düşünen bu karakterler, hastayı bir “insan” olarak değil, sadece mekanik bir “denek fairesi” olarak görürler. Bu, empatinin tamamen sıfırlandığı, bilimin ahlaktan koptuğu noktadaki psikolojik körlüğü temsil eder. Sigmund Freud’un psikanalitik kuramına göre “yüceltme”, insanın içindeki ilkel, cinsel veya saldırgan dürtüleri sanat, bilim veya spor gibi toplumca kabul gören olumlu eylemlere dönüştürmesidir. Alex’te ise bu mekanizma tam tersi işler. Yüksek sanatın zirvesi sayılan Beethoven’ın 9. Senfonisi, Alex’in içindeki karanlığı ehlileştirmez; aksine onun cinsel ve şiddet içerikli fantezilerini kışkırtan bir afrodizyak, bir yakıt işlevi görür. Alex’in ebeveynleri, oğullarının bir sosyopat ve suçlu olduğunu içten içe bilmelerine rağmen, gerçekle yüzleşmekten kaçınmak için devasa bir “inkar” duvarı örmüşlerdir. Alex’in geceleri ne yaptığını sorgulamaz, çekmecesinde duran tomarla paranın veya evdeki tuhaf eşyaların kaynağını görmezden gelirler. Alex onlara “geceleri çalıştığını” söylediğinde, bu yalanın ne kadar saçma olduğunu bilseler bile, kendi konfor alanlarını bozmamak adına bu yalana inanmayı seçerler. Sağlıklı bir aile yapısındaki ebeveyn-çocuk dinamiği bu evde tamamen çökmüştür. Ebeveynler, oğullarına sınır veya kural koymak bir yana, ondan fiziksel ve psikolojik olarak korkmaktadırlar. Alex onlara saygı duyulması gereken büyükleri gibi değil, tahammül edilmesi gereken evcil hayvanlar veya hizmetçiler gibi davranır.

“Artık her şeyin nasıl olduğunu anladım. Acı çektim ve acı çektim… ve acı çektim. Ve herkes acı çekmeye devam etmemi istiyor.” Bu cümlenin en çarpıcı yanı, Alex’in sahip olduğu mutlak empati yoksunluğudur. Alex; insanları felç bırakmış, kadınlara tecavüz etmiş, cinayet işlemiş ve başkalarının acı çekmesinden estetik bir zevk almış bir sosyopattır. Ancak işkence sırası kendisine geldiğinde, geçmişte yaşattığı acılarla zerre kadar yüzleşmez veya pişmanlık duymaz. Zihni sadece “kendi çektiği acıyı” algılayabilir. Bir psikopatın en belirgin özelliği olan “kendini merkeze koyma” ve manipülatif “kurban rolüne bürünme” eylemi bu cümlede kusursuzca özetlenir. Kendi eylemlerinin sorumluluğunu almaz, sadece dünyanın ona karşı ne kadar zalim olduğundan yakınır. Bu söz, devletin uyguladığı beyin yıkama işleminin ahlaki olarak tamamen başarısız olduğunun en büyük kanıtıdır. Alex “iyilik” kavramını öğrenmemiştir; sadece şiddet uygulayamayacak kadar fiziksel olarak aciz bırakılmıştır. Başkalarının neden acı çekmemesi gerektiğini idrak edememiş, sadece kendi çektiği acının farkına varmıştır. Yani devlet, ahlaklı bir birey yaratmamış, sadece kendini savunamayan, acınası bir bencil yaratmıştır.

İşin en karanlık tarafı ise Alex aslında bu cümlesinde haklıdır. Çevresindeki herkes onun gerçekten de acı çekmesini istemektedir, ancak bunun nedeni “adalet” değildir. Hükümet onu sadece siyasi bir propaganda aracı olarak kullanmış ve sistemin bir denek faresi yapmıştır. Eski arkadaşları ve kurbanları ona saldırırken adaleti sağlamak için değil, içlerindeki bastırılmış sadizmi yasal bir çerçevede tatmin etmek için ona işkence ederler. Mr. Alexander ve arkadaşları Alex’i eve aldıklarında ona şefkat göstermezler. Onu intihara sürükleyip hükümeti devirmek için kullanılabilecek bir “siyasi şehit/kurban” yaratmak isterler.

Filmin başlarına dönelim, Alex ve çetesinin Korova Süt Barı’ndan çıktıktan sonra uyguladıkları o meşhur “aşırı şiddetin” ilk kurbanı, karanlık bir alt geçitte kendi kendine neşeyle şarkı (Molly Malone) söyleyen evsiz, yaşlı ve sarhoş bir adamdır.Alex ve çetesi adamı gasp etmek, parasını almak veya bir intikam uğruna dövmezler. Adam zaten hiçbir şeyi olmayan, toplumun en dibindeki, en savunmasız kişidir. Çete ona sadece ve sadece zevk için, şiddet uygulamış olmak için saldırır. Bu durum, Alex’in şiddetinin altında yatan saf nihilizmi (hiççiliği) gösterir. Güçlünün zayıfı hiçbir neden yokken ezmesi, onların dünyasındaki tek eğlence biçimidir. Evsiz adamı dövdükten hemen sonra geçilen ve Alex ile çetesinin terk edilmiş bir tiyatro/kumarhane (Casino) binasında rakip çete lideri Billyboy ve adamlarıyla kapıştığı sahne. Bu sahnede Billyboy’un çetesi genç bir kıza toplu tecavüz etmek üzereyken Alex ve arkadaşları içeri girer. İlk bakışta Alex, çaresiz bir kızı tecavüzden “kurtaran” bir kahraman gibi sahneye girer. Ancak psikolojik gerçek çok daha karanlıktır: Alex’in kızın hayatıyla veya onuruyla zerre kadar ilgisi yoktur. Onu kurtarmasının tek nedeni, ezeli rakibi Billyboy’un eğlencesini bozmak ve ona kimin daha üstün (“alfa”) olduğunu kanıtlama arzusudur. Sahne, alt kültürlerin ve çetelerin psikolojisini kıyafetler üzerinden harika bir tezatla sunar. Alex’in çetesi; bembeyaz, steril, aristokratik şapkalar takan ama cinsel organlarını vurgulayan bir “dandy” (züppe) görünümündedir. Billyboy’un çetesi ise; deri ceketler giyen, Nazi Demir Haçı (Iron Cross) takan, militarist ve faşizan bir görünüme sahiptir. İki grup görünüşte birbirinden tamamen farklı olsa da, özünde aynı vahşi, kuralsız ve ilkel kabilenin farklı üniformalar giymiş versiyonlarıdır.

Kubrick izleyiciyi çok rahatsız edici bir ikilemde bırakır. Bir canavar olan Alex’e acımalı mıyız? Alex gücünü kaybettiğinde, toplumun geri kalanının ondan hiçbir farkı kalmadığı ortaya çıkar. Alex’in şiddeti dürüst, vahşi ve maskesizken; toplumun, devletin ve sözde “aydınların” (yazarın) şiddeti sinsi, planlı, siyasi çıkarlara dayalı ve çok daha acımasızdır.

Alex’in yatağının altındaki çekmecede beslediği evcil yılanı Basil ve onun duvardaki pop-art kadın figürüyle olan etkileşimi, Stanley Kubrick’in karakter psikolojisini diyaloglar yerine görsel kodlarla inşa etmesi çarpıcı örneklerinden biridir. Psikanalizde yılan, erkek cinsel organının ve kontrolsüz, ilkel cinsel dürtülerin (libido) en klasik sembollerinden biridir. Alex’in yılanı beslemesi ve sevmesi, kendi içindeki hiper-seksüel, dizginlenmemiş “İd”i (hayvansal dürtüleri) ne kadar benimsediğinin ve onunla gurur duyduğunun göstergesidir. Yılan, Alex’in yırtıcı cinsel kimliğinin fiziksel bir uzantısıdır. Yılanın duvardaki bacakları açık, çıplak kadın figürünün cinsel organına doğru sürünmesi, son derece açık, rahatsız edici ve doğrudan bir cinsel birleşme/tecavüz metaforudur. Sahnede yılan canlıdır, kadın ise sadece duvardaki iki boyutlu bir çizimdir. Bu zıtlık, Alex’in dünyasında kadınların gerçek birer insan (özne) olmadığını, tıpkı bir poster gibi sadece kullanılacak, üzerine gidilecek ve zevk alınacak “nesneler” olduğunu vurgular. Empati sıfırdır; karşı taraf sadece bir eşyadır. Yılanlar biyolojik olarak soğukkanlı (ektotermik) sürüngenlerdir. Memelilerin aksine bir bağlılık, şefkat veya empati geliştirme yetenekleri yoktur. Alex’in kendine evcil hayvan olarak bir köpek veya kedi değil de bir yılan seçmesi, kendi sosyopatik ve duygusuz doğasını yansıtır. Şiddet uygularken bir yılan kadar soğukkanlı, hesaplı ve hissizdir. İncil’deki Aden Bahçesi’nde (Cennet) Havva’yı baştan çıkaran, kötülüğün, günahın ve yozlaşmanın sembolü yılandır. Alex de bu distopik dünyanın yılanıdır; masumiyeti zehirleyen, düzeni bozan ve saf kötülüğü temsil eden figürdür.

Ahlaki Çürüme: Bay Deltoid, kağıt üstünde gençleri suçtan uzak tutmakla görevli devlet memurudur. Ancak tonu, bakışları ve tavırları en az Alex kadar sapkın ve tehditkardır. Devletin temsilcisi olan bu adam, suç önlemekle ilgilenmekten ziyade kendi iktidar alanını kurmaya çalışan, riyakâr bir figürdür. Kısaca şiddet tekelini elinde bulunduran devlettir Bay Deltoid.

Alex’in odasında, yatağının hemen başucunda duran o meşhur “Dans eden 4 İsa heykelciği”, filmin en provokatif, en rahatsız edici ve ahlaki çöküşü en net özetleyen görsel detaylarından (pop-art objelerinden) biridir.

Bu heykelcikler, çarmıha gerilmiş, kanlar içinde ve dikenli taç takan dört adet İsa figürünün kollarını birbirlerinin omuzlarına atarak tıpkı bir kabare veya can-can dansçısı gibi bacaklarını havaya kaldırdığı absürt bir tasarımdır. Saf Küfür (Blasphemy) Din, geleneksel olarak ahlakı, vicdanı ve sınırları temsil eder. Çarmıhtaki İsa ise merhametin ve başkalarının günahları için “acı çekmenin” en büyük sembolüdür. Alex’in dünyasında ise bu kutsal sembol, ucuz, erotik ve alaycı bir plastik süs eşyasına dönüşmüştür. Bu durum, Alex’in ve içinde yaşadığı toplumun zihninde dinin, ahlakın veya kutsal hiçbir değerin kalmadığını, her şeyin içini boşaltıp dalga geçebilecekleri birer eğlence aracına dönüştüğünü gösterir. Dini bir ikonun bu kadar ucuz, plastik ve komik bir objeye dönüştürülüp satılması, distopik toplumun aşırı tüketim kültürünü (kitsch) eleştirir. Kapitalizm ve pop-art, en trajik ve derin felsefi/dini sembolleri bile birer vitrin süsüne indirgemiştir.

Alex’in yakalanıp polis merkezine getirildiği sahnede, ağır bir dayak yemesine ve Islahat Görevlisi Bay Deltoid tarafından yüzüne tükürülmesine rağmen yüzüne yayılan o kanlı, ürkütücü sırıtış, karakterin psikopatisini en çıplak haliyle gördüğümüz anlardan biridir. Uygunsuz Duygulanım (Inappropriate Affect): Klinik psikolojide, bir kişinin içinde bulunduğu duruma tamamen zıt veya tuhaf bir duygusal tepki vermesine “uygunsuz duygulanım” denir. Şiddet gören normal bir insan korkar, ağlar veya yalvarır. Alex’in böyle bir anda gülümsemesi, onun duygusal ve empatik devrelerinin sıradan insanlardan ne kadar farklı (veya bozuk) çalıştığını gösterir. Şiddet, Alex’in anadilidir. O, şiddet uygularken ne kadar rahatsa, şiddete maruz kaldığında da bir o kadar kendi dünyasındadır. Karakoldaki dayak, onun için korkutucu ve bilinmez bir durum değil, kurallarını çok iyi bildiği ve her gün oynadığı bir “oyunun” sadece diğer tarafına geçmektir. Otoriteye Karşı Kibir; Alex, kendisine ahlak dersi veren polislerin ve özellikle de Bay Deltoid’in (yüzüne tükürdüğünde) aslında kendisi kadar vahşi, ilkel ve sadist olduğunu görür. Gülümsemesi; “Ben bir canavarım, evet. Ama bakın, siz de benden farksızsınız” demenin görsel bir yoludur. Kendi kötülüğünü saklamayan Alex, sözde “iyi ve ahlaklı” insanların maskelerinin düşmesini izlemekten sapkın bir zevk alır.

Akıl Sağlığı Maskesi” ve Sosyopatik Manipülasyon; Psikiyatride psikopatların/sosyopatların en bilinen özelliklerinden biri “Akıl Sağlığı Maskesi” (Mask of Sanity) takabilmeleridir. Empati veya vicdan hissetmezler, ancak “iyi bir insanın” nasıl davranması gerektiğini kusursuzca taklit edebilirler. Alex kilisede ilahi söylerken, İncil sayfalarını çevirirken ve papazın en sevdiği mahkûm olurken aslında kimseyi umursamaz. Tek amacı hapishane sistemini kendi çıkarı için “hacklemek” ve cezadan erken kurtulmasını sağlayacak olan o gizemli Ludovico Tedavisi’ne seçilmektir. Bir sosyopat için din veya kurallar, sadece kişisel çıkara ulaşmak için oynanması gereken bir satranç oyunundan ibarettir. Çünkü Alex’in beyninin içinde bambaşka bir dünya vardır. Papaz, İncil’in Alex’e ruhsal bir arınma ve barış getirdiğine inanır. Oysa Alex İncil’i okurken, metinlerdeki mucizeleri veya ahlaki dersleri değil; Eski ve Yeni Ahit’teki şiddet, kan ve cinsellik dolu bölümleri hayal etmektedir. Çarmıhı taşıyan İsa’ya kırbaç vuran acımasız bir Romalı asker olduğunu hayal eder. Antik çağda, etrafında cariyelerle şarap içip insanların boğazını kestiği kanlı orgiler kurar. Bu durum, Alex’in dizginlenemez “İd”inin (ilkel dürtülerinin) ne kadar güçlü olduğunu gösterir. Din, onun içindeki canavarı evcilleştirememiştir; aksine, İncil’deki tasvirler onun sadistik ve cinsel fantezilerine yepyeni görsel malzemeler (yakıt) sunmuştur. Daha önce başucundaki İsa heykelciklerinde gördüğümüz “kutsal olanı yozlaştırma” teması burada eyleme dönüşür. Bu sahne aynı zamanda sistemin ne kadar saf (veya kör) olduğunu gösterir. Papaz, Alex’in şiddet dolu geçmişini bilmesine rağmen, onun sadece İncil okuduğu ve ilahi söylediği için “iyileşme yolunda” olduğuna inanmak ister. Otorite figürleri, insanların iç dünyalarıyla değil, sadece dışarıya verdikleri “itaatkâr görüntüyle” ilgilenir. Alex kurallara uyduğu sürece, onun zihninde İsa’yı kırbaçlıyor olması sistemin umurunda değildir.

Filmde “göz” sembolizmi iki şekilde karşımıza çıkar. Birincisi, Alex’in tek gözüne taktığı sahte kirpiktir; bu onun dünyaya asimetrik, çarpık ve tamamen narsisistik (kendi şovu gibi) bir pencereden baktığını simgeler. İkincisi ve en sarsıcı olanı ise Ludovico tedavisi sırasında Alex’in göz kapaklarının metal kıskaçlarla zorla açık tutulmasıdır. Bu, devletin bireyin zihnine ve mahremiyetine tecavüz etmesini, insanın “görmemeyi veya reddetmeyi seçme” hakkının (iradesinin) elinden alınmasını sembolize eder. Su ve yağmur, sinemada ve edebiyatta genellikle vaftizi, ruhsal arınmayı veya yeniden doğuşu temsil eder. Ancak bu filmde su, hep şiddet ve travmayla eşleşir. Alex, Gene Kelly’nin o saf ve neşeli müzikal şarkısı Singin’ in the Rain (Yağmur Altında Şarkı Söylemek) eşliğinde tecavüz ve gasp yapar. İlerleyen sahnelerde eski çetesi tarafından içi su dolu bir yalakta boğulmaya çalışılır.

Filminin karlı son sahnesi, Alex’in hastane yatağında İçişleri Bakanı’nın getirdiği devasa hoparlörlerden Beethoven’ın 9. Senfonisi’ni dinlerken zihninde canlandırdığı bir fantezidir. Bu sahnede Alex ve bir kadın karlar üzerinde çıplak bir şekilde sevişirken, etraflarında Edward ve Viktorya dönemi kıyafetleri giymiş aristokrat bir kalabalık onlara bakarak alkış tutar. Sahne, Alex’in kameraya bakıp attığı o meşhur bakış ve “I was cured, all right.” (Tamamen iyileşmiştim.) repliğiyle son bulur. Hükümet, muhalefetin baskısı ve yarattıkları siyasi krizden kurtulmak için Alex’e uygulanan beyin yıkama işlemini geri almıştır. İçişleri Bakanı, Alex’i besleyerek ona yüksek maaşlı bir devlet işi ve himaye teklif eder. Alex’in, karlar içinde çıplak bir kadınla, aristokratların alkışları arasında seviştiği fantezi sekansına eşlik eden “Tamamıyla iyileşmiştim” (I was cured, all right) repliği, sistemin de-programlamasıyla onun orijinal, nihilist doğasına geri döndüğünün ilanıdır. Alex artık Beethoven dinlerken, şiddet uygularken veya cinsellik düşünürken mide bulantısı ve acı çekmemektedir. Karlar içindeki bu fantezi, Alex’in bastırılmış ilkel ve cinsel dürtülerinin zincirlerinden kurtulup yeniden özgürlüğüne kavuşmasını simgeler. Devletin ve toplumun ikiyüzlülüğü ise Alex’i karlar üzerinde alkışlayan şık ve seçkin kalabalık, toplumu, devleti ve otoriteyi temsil eder. Önceden Alex’i şiddet eğilimleri yüzünden hapse atan, iradesini elinden alıp bir denek faresine çeviren sistem, şimdi sırf siyasi çıkarları uğruna onun bu vahşi ve kuralsız doğasını kabullenmiş, hatta buna alkış tutar hale gelmiştir. Alex’in “iyileştim” demesi, ahlaklı ve topluma faydalı bir bireye dönüştüğü anlamına gelmez. Aksine, iradesi elinden alınmış bir robottan, eski psikopat, şiddet ve zevk düşkünü haline geri döndüğünü ifade eder. İşin en karanlık tarafı ise Alex’in artık çok daha tehlikeli olmasıdır, Alex artık devletin himayesindedir. Bu kapanış, otoritenin, kendi gücünü ve iktidarını korumak uğruna toplumun en acımasız, en psikopat unsurlarıyla bile seve seve müttefik olabileceğine dair devasa bir politik eleştiridir.

Kubrick Alex’in işlediği suçları asla övmez veya meşrulaştırmaz. Aksine, Alex’i “özgür iradenin test edilebileceği en kötü vaka” olarak bilerek seçer. Bize şunu söyler: Eğer devletin, en kötü insanı bile (Alex’i) beynini yıkayarak zorla “iyi” yapmasına (iradesini elinden almasına) izin verirsek, o gücü eline geçiren devlet yarın aynı yöntemi kendi siyasi muhaliflerine, farklı düşünenlere veya sıradan vatandaşlara uygulamak için de kullanacaktır. Film boyunca izleyici olarak Alex’in işlediği vahşi suçlardan iğreniriz. Ancak filmin ikinci yarısında Kubrick bize daha korkunç bir şey gösterir: Devletin uyguladığı soğukkanlı, yasal ve sistematik şiddet. Alex bir canavardır ama eylemleri dürtüseldir, dürüsttür ve maskesizdir. Hükümet ise “toplumu suçtan arındırmak” gibi yüce ve ahlaklı bir maskenin arkasına saklanarak insanların beyinlerini yıkar, ruhlarını parçalar ve onları siyasi piyonlara dönüştürür. Film, otoritenin ve devlet mekanizmasının (polisler, politikacılar, doktorlar), sokaktaki bir serseriden çok daha acımasız ve tehlikeli olabileceğini anlatır. Filmde hiç “iyi” veya masum karakter yoktur. Aydınlar ve muhalifler (Yazar Mr. Alexander), kendi ideolojileri için intikamcı birer işkenceciye dönüşürler. Kanun koruyucular (Polis Dim ve Georgie), devlet rozeti arkasına saklanmış eski suçlulardır. Halk ve aileler, kendi konforları bozulmadığı sürece her şeye göz yuman uyuşmuş korkaklardır. İçişleri Bakanı tarafından temsil edilen muhafazakar devlet, toplumsal düzeni sağlamak adına bireyin özgür iradesini moleküllerine ayırır. Devlet, sokaklardaki suçu durdurmak için suçun kökenine (sosyal eşitsizlik, eğitimsizlik) inmek yerine, bireyleri makineleştirir. İşin daha ürkütücü yanı, devletin Alex’in şiddete eğilimli eski çete üyelerini polis memuru olarak işe almasıdır. Bu, devletin şiddeti bitirmek değil, kendi tekeline almak istediğinin felsefi kanıtıdır. Muhalif Entelijansiya: Sisteme güya karşı olan Yazar F. Alexander (muhalif/sol aydın), başta devletin bireyi robotlaştırmasına karşı çıkarken, Alex’in gerçek kimliğini (karısının tecavüzcüsü) öğrendiğinde ilkelerini bir kenara bırakır. İntikam hırsıyla hareket ederek, Alex’i Beethoven dinleterek intihara sürükler. Yazar için Alex bir insan değil, sadece mevcut hükümeti düşürmek için kullanılacak ideolojik bir silah, bir piyondur.

Film, kötülüğü yok etme bahanesiyle insan ruhunu ve özgürlüğünü yok eden totaliter sistemlere karşı anlatıdır. Davranışçı psikolojinin ve bilimin, ahlaktan koptuğunda nasıl bir totaliter kontrol aracına dönüşebileceğini anlatır. İnsan zihninin bir bilgisayar gibi “yeniden programlanabileceği” fikrini sertçe eleştirir. Bilim, insanı iyileştirmek için değil, sistemi rahatsız etmeyecek uysal köleler yaratmak için kullanılmıştır. Kubrick ; insanın içindeki kötülüğün, yozlaşmış bir devlet ve siyaset mekanizması tarafından kendi çıkarları uğruna nasıl meşrulaştırılıp desteklenebileceğini sert bir ironiyle anlatır.

Kaynakça;

https://www.city-journal.org/article/a-prophetic-and-violent-masterpiece
https://is.muni.cz/th/rj7oi/FINAL.pdf
https://shaunterrywriter.wordpress.com/2020/12/30/anti-fascism-and-liberalism-on-stanley-kubricks-a-clockwork-orange/
https://www.scribd.com/document/620566021/Palgrave-Studies-in-Adaptation-and-Visual-Culture-Matthew-Melia-Georgina-Orgill-Anthony-Burgess-Stanley-Kubrick-and-a-Clockwork-Orange-Palgrave
https://www.academia.edu/9372949/A_Clockwork_Orange_Singing_in_the_rain_scene
https://en.wikipedia.org/wiki/A_Clockwork_Orange_(film)
https://anastasiabrownn.medium.com/the-abstract-point-of-a-clockwork-orange-review-c4521e63a85d
https://www.bartleby.com/essay/Critical-Analysis-Of-A-Clockwork-Orange-PJ4JNUMRWW6
https://www.bartleby.com/essay/Mass-Surveillance-and-the-Panopticon-Analysis-FKGHRLYTC
https://thischickreads.com/nadsat-language-glossary/
https://www.imdb.com/title/tt0066921/
https://www.researchgate.net/publication/353519754_A_Psychoanalysis_of_Milk_The_Case_of_Alfred_Hitchcock
https://usuaris.tinet.cat/palonso/llibres/a_clockwork_orange.pdf
https://hopeliesat24framespersecond.wordpress.com/2011/06/06/hegemonic-readjustment-of-preference-and-desire-a-clockwork-orange/
https://zizekstudies.org/index.php/IJZS/article/viewFile/1254/1286
https://plotandtheme.com/2017/08/03/the-horrorshow-sinny-a-clockwork-orange-stanley-kubricks-subversive-defense-of-free-will/
https://bookanalysis.com/anthony-burgess/a-clockwork-orange/themes-analysis/
https://idyllopuspress.com/idyllopus/film/co_one.htm
https://rachaelnisbet.blogspot.com/2021/01/clockwork-spaces-environments-of.html
https://newsroom.northumbria.ac.uk/pressreleases/comment-don-t-bulldoze-britain-s-brutalist-housing-it-s-culture-you-can-live-in-1305809
https://www.modernism-in-metroland.co.uk/blog/bolshy-flatblock-the-buildings-of-a-clockwork-orange
https://lwlies.com/on-location/a-clockwork-orange-brutalist-tower-blocks-thamesmead
https://failedarchitecture.com/ultraviolence-in-representation-the-enduring-myth-of-the-thamesmead-estate/
https://choishine.com/thamesmead.html
https://tribunemag.co.uk/2019/06/municipal-memories
https://tlhjournal.com/uploads/products/10.pushpa-sharma-article.pdf
https://www.researchgate.net/publication/291923271_Disciplinary_power
https://dura-dundee.org.uk/2013/11/17/jenni-fagan/
https://imaginari.es/design-and-behaviourism-a-brief-review/
https://www.screeningthepast.com/issue-37-aesthetic-issues-in-world-cinema/the-immobilised-body-stanley-kubrick%E2%80%99s-a-clockwork-orange/
https://scispace.com/pdf/observe-all-on-the-staging-of-fundamental-fantasy-jouissance-31qbveicdf.pdf
https://www.utterlyinteresting.com/post/behind-the-scenes-of-a-clockwork-orange
https://issuu.com/episjournal/docs/episjournal2013/61
https://boydrinksink.com/eyes-wide-shut-hidden-in-plain-sight
https://dergipark.org.tr/tr/download/article-file/3604442
https://www.analog.cafe/r/the-kubrick-code-vat2
https://indiefilmhustle.com/tag/kinoptik-9-8/
https://pixelcraft.photo.blog/category/vintage-lens/
https://cinephiliabeyond.org/clockwork-orange-kubrick-burgess-vision-modern-world/
https://wjrcbrown.wordpress.com/2019/04/23/philosophical-screens-a-clockwork-orange-stanley-kubrick-uk-usa-1971/
https://neveradullmomentcom.wordpress.com/2019/11/13/a-clockwork-orange-analysis/