Akışa Direnmeyen Nehirler Ve Kırık Çarklar.
Geçmişin paslı tavan aralarında,
Küflenmiş anıların arasında saklı durur o devasa sarkaç;
Her tik-tak sesinde göğüs kafesimden sökülüp alınan,
Binlerce asırlık bir kilit taşıdır zaman.
Ellerim tırnak uçlarına kadar gri bir tozla kaplı,
Haritalarda yeri olmayan eski bir limandayım;
Dün ile yarın arasında sıkışıp kalmış,
Adı konmamış bir coğrafyanın yorgun yolcusuyum.
Yıldızları teker teker yerinden söküp ceplerime doldurdum,
Belki karanlıkta yolumu bulurum diye,
Çünkü biliyorum; zaman düz bir çizgi değil,
İç içe geçmiş, uçları görünmeyen kadim bir labirent.
Bir adam gördüm rüyamda,
Aynaya baktığında kendi yüzü yerine bin yıl önceki atasını gören,
Ve bir kadın, gözyaşları yere düşmeden buharlaşan,
Geleceğin kurşuni kulelerinde hapsolmuş.
Bizler, akıp giden bu dev nehrin kıyısında
Kum tanelerini saymaya çalışan zavallı sihirbazlarız;
Geleceği avuçlarımızda tuttuğumuzu sandığımız an,
Parmaklarımız arasından süzülüp gider anılarımız.
Eğer bir gün dönebilirsem o kadim çağlara,
Henüz adımlanmamış ıslak topraklara basarak,
Kırık bir saatin çarklarını yeniden dizip,
Kaderin yazgısını kendi ellerimle tersine çevireceğim.
Belki de bütün mesele geçmişi düzeltmek değil,
Bu sonsuz döngünün içinde kaybolmayı sevmektir;
Çünkü zaman dediğin şey, ne geriye sarılan bir film şeridi,
Ne de önümüzde duran dipsiz bir kuyu.
O, sadece ruhumuzun duvarlarına çarparak ses veren,
Nehirlerin denize kavuştuğu o büyük sessizliktir.