Mavi Hatıra.
Sessizlik, kıyametin ilk günü değil, rüzgârın külü sürüklemekten yorulduğu o bininci gün başladı.
Rüzgâr estiğinde eski dünyadan geriye kalan tek şey, yüksek binaların paslı demirlerinden çıkan o tiz, ıslık benzeri inlemeydi. Dünya artık büyük, gri bir sessizlik denizinden ibaretti. Ne kuşların kanat çırpışı vardı, ne de şehirlerin o bitmek bilmeyen uğultusu.
Eren, beton kütlelerin arasında titrek bir adımla ilerliyordu. Sırtındaki yıpranmış çantada sadece yarım şişe bulanık su, son kullanma tarihi çoktan geçmiş iki kutu konserve ve üç gün önce yıkıntıların arasından çıkardığı, cildi yıpranmış kurşun kalemli bir defter vardı.
Eren bir “Toplayıcı” değildi. Konservelerin peşinden koşmaz, sağlam kalmış bakır kablolar için başkalarıyla kavga etmezdi. O, kelimelerin peşindeydi. Dünya üzerindeki son yangın sönmeden önce her şeyin nasıl göründüğünü, insanların nasıl sevip nasıl unuttuğunu hatırlayan son kuşaktandı.
Eski bir kütüphanenin kubbesi çökmüş enkazına ulaştığında durdu. İçeriye tırmandı. Toz tabakasının altında kalmış harabelerin ortasında, yağmur suyunun çürütemediği bir köşe buldu. Cebinden kırık bir ayna çıkardı. Güneşe doğru tuttu; aynadan süzülen soluk ışık hüzmesi, tavanın ayakta kalan son kısmına yansıdı.
Orada, nemden kabarmış bir duvar resminde, masmavi bir deniz ve kıyısında koşan çocuklar görünüyordu. Mavi… Eren, gökyüzünün mavi olduğu zamanları hatırlamaya çalıştı. Şimdi gökyüzü, ağır bir demir dökümcünün tavanı gibi basık ve kurşun rengiydi.
Sırt çantasından defteri çıkardı. Sayfayı açtı ve kalemin ucunu diliyle hafifçe ıslatarak yazmaya başladı:
“Kıyamet, gökten taş yağdığı ya da denizler taşıp şehirleri yuttuğu gün kopmadı. Kıyamet, insanların birbirine söyleyecek güzel bir sözü kalmadığı gün zaten gerçekleşmişti. Binalar sadece bunu biraz geç fark etti.
Bugün rüzgâr doğudan esiyor. Kül kokuyor. Ama yıkıntıların arasında, betonun çatlağından uzanan küçük, yeşil bir filiz gördüm. Adını unuttuğum bir ot parçası… Ne bir lezzeti var ne de bir yarası kapatır. Ama duruyor orada. Sırf yaşamak mümkün olduğu için.”
Defteri kapattı. Onu kütüphanenin kırık bir sütunundaki gizli bir oyuğa, ıslanmayacak şekilde özenle yerleştirdi. Belki kimse okumayacaktı. Belki bin yıl sonra rüzgâr o duvarı da yıkacak ve o sayfalar kül olup gidecekti.
Ama Eren biliyordu: İnsanlığın sonu, son nefes verildiğinde değil; anlatılacak hiçbir öykü kalmadığında gelirdi.
Ayağa kalktı, üzerindeki tozu sildi ve ufuktaki toz bulutuna doğru yürümeye devam etti. Rüzgâr yine fısıldamaya başlamıştı ama Eren bu kez o sesi dinlemedi. Kendi içindeki son cümlenin peşindeydi.


