BUGONIA (2025)
★★★★½
Yorgos Lanthimos / Çürüme / Abjection / Toplumsal Yozlaşma / Gerçeklik Algısı / Otorite / Varoluşsal Çöküş üzerine…
SSRI arkadaşlara ve psikolojik derinliği olan izleyicilere hitaben;
Yönetmen Yorgos Lanthimos, Emma Stone’un canlandırdığı karakterleri fiziksel ve psikolojik olarak zorlamaya devam ediyor. Poor Things filmindeki sınırları aşan yaklaşımından sonra, bu filmde de karakteri oldukça ekstrem ve travmatik durumlara sokmuş. Emma Stone’un oyunculuğunu Maniac (2018) dizisinden beri büyük bir beğeniyle takip ediyorum. Üstlendiği her rolü derinlemesine içselleştiriyor ve karaktere adeta yeniden hayat veriyor. Elbette bu başarıda seçilen rollerin ve hikâyenin niteliği de büyük önem taşıyor. Eser, seyir zevki yüksek ve başarılı bir sinema deneyimi sunuyor. Akıcı temposu sayesinde izleyiciyi hiç sıkmıyor; anlatımı destekleyen bazı geçiş sahneleri olsa da genel yapı oldukça başarılı kurgulanmış.
Yapım, bir yandan genel izleyici kitlesine hitap eden eğlenceli bir seyirlik sunarken, diğer yandan görkemli bir final eşliğinde bağımsız sanat sineması (art house) estetiğini barındıran ve kendi felsefi önermesini tartışmaya açan modern bir sentez niteliğinde.
Filmin temel konsepti, isminin kökeninde açıkça kendini gösteriyor. BUGONIA; “Çürümeden Doğan Yaşam”: Antik çağlarda, kurban edilip çürümeye bırakılan bir öküzün cesedinden bal arılarının (yeni bir yaşam formunun) kendiliğinden var olduğuna inanılan ritüelistik kavrama dayanıyor. Film de bu konsept üzerinden, hem ekolojik yıkım hem de toplumsal yozlaşma bağlamında çürümekte olan dünyamızı tasvir ediyor.
Bu noktada, çürüme kavramını felsefi bağlamda en iyi açıklayan düşünürlerden biri olan Julia Kristeva’ya saygı duruşunda bulunmak ve bu eleştiride ona değinmek elzemdir. Monster: The Ed Gein Story dizisi ve On the Silver Globe filmi üzerine incelemeler yaparken Kristeva’nın felsefi metinleri benim de çok ilgimi çekmişti.
Julia Kristeva’nın “abject” (iğrenç/tekinsiz atık) kavramı; “ben” ile “öteki”, yaşam ile ölüm arasındaki ayrımın çöktüğü, kurduğumuz anlam dünyasının parçalandığı o rahatsız edici aralıktır. Kristeva’ya göre abject’in en somut ve dehşet verici hali cesettir. Ceset ne bir özne (canlı bir insan) ne de tam bir nesnedir (sıradan bir eşya); yaşamın sınırlarını ihlal eden, bize kendi kaçınılmaz biyolojik çürümemizi ve etten ibaret maddeselliğimizi hatırlatan bir yıkım alanıdır.
Bu psikanalitik ve bedensel çürüme fikrini “evrenin çürümesi” (entropi ve kozmik yıkım) ölçeğine genişlettiğimizde, abject kavramı psikanalizin ötesine geçip devasa bir ontolojik dehşete dönüşür. Evrenin mutlak düzensizliğe (entropi) doğru durdurulamaz ilerleyişi, yıldızların sönmesi ve galaksilerin yavaş yavaş dağılması, makro ölçekte bir “cesetleşme” sürecidir. İnsan zihni evrenin bu nihai çöküşünü tam olarak kavradığında, tıpkı fiziksel bir ceset karşısında hissettiği o köksüzleşme, anlam kaybı ve dehşet (abjection) duygusunu yaşar. Kalıcı ve yüce zannettiğimiz kozmos, aslında yavaş yavaş kendi atığına dönüşen devasa bir çürüme sürecidir.
Çürüme üzerine yaptığım bu felsefi okuma, aslında filmin alt metinlerinde gizli olan katmanlardan yalnızca biri. Lanthimos hikâyeyi doğrudan bu evrensel çürümeye bağlamasa da, bu yaklaşım benim incelememin kişisel bir yorumu olarak değerlendirilebilir. Bu soyut teoriden filmin somut anlatısına geçiş yapacak olursak; hikâye temel olarak, uzaylıların bu gezegenin sakinlerine ikinci bir şans tanıyarak onlara belirli bir süre vermesini ve bu süre zarfında insanlığın kendisini “toparlamasını” talep etmesini konu alıyor. İzleyici olarak bizler, Michelle ve Teddy karakterleri arasındaki sürekli çatışma üzerinden bu küresel sorunları ve mutlak sonuçları gözlemliyoruz. Ben bu dinamiği, yeterince ilgi görmemiş çocukların hatalarından dolayı sürekli birbirlerini suçlamasına benzeyen psikolojik bir çatışma olarak okuyorum.
Karakterleri dinlediğimizde, Teddy (çocuk arketipi) kendi perspektifinden son derece haklı görünürken; Michelle (ebeveyn arketipi) de kendi cephesinden aynı ölçüde haklılık payı taşıyor. Tıpkı bir arkadaşımızın ebeveynlerinden gördüğü haksızlıkları dinlediğimizde ona, bir başka zaman ise çocuklarından dert yanan ebeveynlere hak vermemiz gibi bir durum söz konusu. Filmde karşılaştığımız manzara tam olarak budur. İki taraf da kendi doğrularını savunuyor ve ikisi de haklı. Peki temel sorun ne? Bizim bu iki tarafı birbirinden bağımsız olarak eleştirip yargılamamız. Hâlbuki bu ikilik, bir bütünün parçalarıdır ve ancak bir bütün olarak değerlendirildiklerinde nihai bir sonuca ulaşılabilir. Evet, çocuk arketipi ebeveyn otoritesi olmadan durdurulamayacak aşırılıklara meyleder; ebeveyn ise yalnızca kendi bildiği, anlayabildiği ve inandığı doğrular çerçevesinde çocuğa yardım etmeye çalışır. Ancak sonuç olarak, her iki taraf da kendi dogmalarını dayatmaktan öteye gidemez.
Filmin bir diğer meta anlatısı ise çürüme ve yozlaşma üzerinedir. Hikâye boyunca ikilinin tartışmaları sıklıkla arı kolonileri etrafında şekilleniyor. Açılış sahnesinden itibaren Teddy’nin arıcılıkla uğraşması ve hatta polisi arılar aracılığıyla öldürmesi gibi detaylar dikkat çekiyor. Arıcılık kültürü, filmde de yansıtıldığı üzere, son yıllarda Amerika’da oldukça güncel bir tartışma konusudur. Milyarlarca arının ölümü, genetik modifikasyonlar ve zirai ilaçlamaların yol açtığı ekolojik tahribat Amerikan günlük hayatının merkezindedir. Filmde arıların ideolojik olarak bu denli yüceltilmesinin temel nedeni, otoriter devletlerin veya devasa şirketlerin arzuladığı kusursuz ve itaatkâr koloni yapısını temsil etmeleridir. Arılar; sorun çıkarmayan, birbirlerine saldırmayan ve yalnızca kendilerine verilen işi yapan canlılar olarak betimleniyor. Eğer insanlık, devletler ve şirketler kendilerini düzeltmeden dünyayı bu şekilde sömürmeye devam ederse, sistem tıpkı Michelle’in eylemlerinde görüldüğü gibi bir kırılma noktasına ulaşacak; yıpranmış bir kumaşın aniden yırtılması misali beklenmedik bir çöküşle yok oluşa sürükleneceğiz.
Öte yandan, filmdeki ince göndermeler eserin en başarılı bulduğum kısımlarıydı. Günümüz insanının psikolojik olarak nasıl yıprandığı, Michelle’in Teddy’ye söylediği şu replikte çok iyi özetleniyor: “İnternette gördüğün şeyler yüzünden öznel ve çarpık gerçekliğin zihninde iyice kemikleşmiş.”
Ayrıca Teddy’nin, büyük şirketlerin insanlardan ne denli nefret ettiğini anlattığı bölümler ve ilerleyen sahnelerde Dom ile konuşurken, “Umurlarında değil, bizim varlığımızdan bile haberleri yok,” şeklindeki tespitleri bu alt metinleri güçlendiriyor. Michelle’in, kemerle boğma sahnesinde Teddy’ye ilk üstünlük sağladığı an gerçek yüzünün ortaya çıkması oldukça çarpıcıdır. Bu sahne bana, dev şirketlerin kendi çıkarlarına ters düştüğümüz anda nasıl acımasız birer canavara dönüştüklerinin kusursuz bir betimlemesi olarak yansıdı. Teddy’nin “The world doesn’t give a damn about us” (Dünyanın umurunda bile değiliz / Evrensel ölçekte hiçbir önemimiz yok) şeklindeki nihilist farkındalığı ve iş yerinde sergilediği duygusal maskeleme davranışları son derece etkileyiciydi. Karakterlerin dışarıdan ne kadar sıradan görünürken, iç dünyalarında ve eylemlerinde ne denli uç noktalara savrulduklarını izlemek sinematografik açıdan harika bir deneyimdi.


