Son Yağmur.
Kasabanın üzerine üç gündür yağmur yağıyordu.
Dereler taşmış, yollar çamurla kaplanmış, gökyüzü sanki hiç aydınlanmayacakmış gibi kararmıştı. Yetkililer halka evlerini terk etmelerini söylüyordu ama 12 yaşındaki Efe, annesi ve küçük kız kardeşi Elif ile birlikte evlerinden ayrılmak istemiyordu.
Çünkü babası iki gün önce sel sularına kapılmış ve bir daha geri dönmemişti.
Efe, pencereden dışarı bakarak babasının bir gün kapıdan içeri gireceğine inanıyordu.
O akşam annesi aceleyle çantasını hazırladı.
“Efe, hemen gitmeliyiz. Barajın su seviyesi yükselmiş.”
Efe başını iki yana salladı.
“Babam gelmeden gitmem!”
Annesinin gözleri doldu. Diz çöküp oğlunun ellerini tuttu.
“Baban da bizim güvende olmamızı isterdi.”
Tam o sırada elektrikler kesildi.
Ev karanlığa gömüldü.
Dışarıdan korkunç bir gürültü yükseldi. Sanki dağın kendisi parçalanıyordu. Ardından camlar titredi ve kapının altından çamurlu su sızmaya başladı.
Annesi bağırdı:
“Heyelan!”
Dağın yamacından kopan toprak ve kayalar kasabaya doğru ilerliyordu.
Üçü arka kapıdan çıkıp tepeye giden yola koştu. Yağmur gözlerini açmalarına bile izin vermiyordu. Elif ağlıyor, annesi bir eliyle onu tutarken diğer eliyle Efe’yi çekiştiriyordu.
Bir anda yer sarsıldı.
Yolun bir bölümü çöktü.
Efe ayağının altındaki toprağın kaydığını hissetti. Dengesini kaybederek aşağıya doğru sürüklendi ve bir ağacın köklerine tutundu.
“Anne!”
Annesi geri döndü ama aralarındaki toprak parçası çatlayarak koptu.
“Efe, sakın bırakma!” diye bağırdı.
Efe’nin parmakları kayıyordu. Aşağıda bulanık sel suları uğulduyordu. Tam gücünün tükendiğini düşündüğü sırada bir el bileğini yakaladı.
Babasıydı.
Üzerindeki mont yırtılmış, yüzü çamura bulanmıştı.
“Baba!”
Babası onu bütün gücüyle yukarı çekti. Efe güvenli zemine ulaştığında babasına sarıldı. İkisi de ağlıyordu.
“Nasıl kurtuldun?” diye sordu Efe.
Babası cevap vermeye fırsat bulamadan annesi ve Elif yanlarına ulaştı. Aile birbirine sımsıkı sarıldı.
Sonra hep birlikte tepeye tırmandılar.
Sabah olduğunda yağmur durmuştu.
Kasabanın büyük bir bölümü çamur altında kalmış, evler yıkılmış, yollar kaybolmuştu. Fakat tepedeki insanlar hayattaydı. Kurtarma ekipleri yaralıları taşıyor, gönüllüler kayıpları arıyordu.
Efe, babasının elini hiç bırakmadı.
Birkaç gün sonra aile, geçici olarak yerleştirildikleri çadırda otururken Efe dışarıdaki yıkılmış kasabaya baktı.
“Baba,” dedi, “evimiz yeniden yapılır mı?”
Babası oğlunun omzuna elini koydu.
“Belki. Ama ev dediğin sadece duvarlardan oluşmaz.”
Efe annesine ve kız kardeşine baktı.
“Biliyorum,” dedi. “Evimiz burada.”
O günden sonra Efe, doğal afetlerin yalnızca evleri ve yolları yıkmadığını öğrendi. Hazırlıksız yakalanan insanların hayatlarını da değiştirebildiğini anlamıştı.
Kasaba yeniden kurulurken Efe, arkadaşlarıyla birlikte fidanlar dikti. Sel sularının sürüklediği toprağın üzerine küçük ağaçlar yerleştirdiler.
Her fidanın yanına bir isim yazdılar.
Kaybettikleri insanlar için.
Ve bir gün, yeni dikilen fidanlardan birinin başında Efe sessizce şöyle dedi:
“Doğa bize ne kadar güçlü olduğunu gösterdi. Artık ona karşı değil, onunla uyum içinde yaşamayı öğrenmeliyiz.”
Rüzgâr hafifçe esti. Küçük fidanın yaprakları titredi.
Efe gülümsedi.
Çünkü her şeylerini kaybettikleri o korkunç felaketin ardından, geriye hâlâ en önemli şey kalmıştı:
Umut.


