2026,  2026 EYLÜL

Sultana (2026)

İkiyüzlülük / Kültür Endüstrisinin Yeni İllüzyonu ve Sahte Güçlendirme Masalları / Sömürünün Sözde Güzellemesi ve “Çok Çalışırsan Kazanırsın” Propagandası / Seks İşçiliğinin Kişisel Girişimcilik Olarak Paketlenmesi.

Sinema, kitlelere yalnızca bir hikâye anlatmakla kalmaz; aynı zamanda onlara ne düşünmeleri, ne hissetmeleri ve dünyayı nasıl algılamaları gerektiğini dikte eden yapısal bir ideolojik aygıt olarak işlev görür. İstanbul’un tek striptiz kulübünde hayatta kalmaya çalışan kadınların iktidar mücadelesini, sözde dayanışmasını ve sistemle olan savaşını anlatmayı vaat etmektedir. Ancak pratik düzlemde eser, eleştirdiğini iddia ettiği kapitalist sömürü çarkının ta kendisine dönüşen, kadın bedenini fütursuzca metalaştıran ve “feminizm” sosuyla pazarlayan ucuz bir vitrin projesi olarak okudum. Benim buradaki temel eleştiri motivasyonum bir ahlak bekçiliği yapmak değil. İnsan sömürüsünü, fuhuş ağlarını, et pazarını ve insan ticaretini parlak neon ışıklar altında güzelleştirip, iki saatlik bir görsel istismarın ardından izleyiciye “korkmuyorum” temalı ucuz bir ahlak dersi satmaya kalkan endüstriyel ikiyüzlülük. Film, izleyiciye pervasızca yalanlar satmakta, toplumun dışına itilmiş kadınların yapısal çaresizliklerini bir seyirlik malzemeye dönüştürmekte ve “güçlü kadın” imgesini kapitalist bir “başarı” efsanesine indirgemektedir. Filmin ideolojik omurgasındaki en büyük çatlak, henüz ilk yarım saatte izleyicinin üzerine boca edilen “çok çalışırsan çok para kazanırsın” ve “benim sözümden çıkma” şeklindeki neoliberal propaganda. Tuba Büyüküstün tarafından canlandırılan Meral karakteri, kulübün “kraliçesi” veya ezilenlerin bir ablası olmaktan ziyade, neoliberal sistemin acımasız ve itaatkâr bir orta kademe yöneticisi gibi resmedilmektedir. Meral’in, genç dansçı Anna’ya (Derya Pınar Ak) ve diğer kadınlara sunduğu sözde kurtuluş sistemi, fuhuşun, insan sömürüsünün ve et pazarının serbest piyasa ekonomisiyle aklandığı hastalıklı bir fantezi dünyasıdır.

Film, striptiz kulübü kültürünü ve gece hayatının karanlık dünyasını, adeta liyakat esaslı, yükselme garantili bir kurumsal şirketmiş gibi sunmaktadır. Senaryodaki, “İşini seversen çok para kazanırsın, çok müşterin olur, annene ve kardeşine ömür boyu bakarsın” repliği, sinema tarihindeki en iğrenç propaganda cümlelerinden biridir. Bu söylem, ekonomik çaresizlikten seks işçiliğine itilen, insan ticareti ağlarında sömürülen, pasaportlarına el konulan ve sistematik erkek şiddetine maruz kalan kadınların kan dondurucu gerçekliğini bütünüyle silmektedir. Sistemin yapısal eşitsizlikleri, mafyatik tekellerin tahakkümü ve yoksulluk yok sayılarak; kadınların bedenlerini satmaları, salt bir “kişisel girişimcilik”, “tercih” ve “özgürleşme” masalı olarak pazarlanmaktadır.

Bu durum, seçme şansları varmış gibi seks işçiliğinin ve beden sömürüsünün övülmesinden başka bir şey değildir. İzleyiciye, “bakın striptiz dansçısı olmak çok güzel, neden olmuyorsunuz? Herkes size hayran olacak, şöhret olacaksınız ve çok para kazanacaksınız” mesajı alttan alta, zehirli bir şırınga gibi enjekte edilmektedir. Et pazarı olarak nitelendirilebilecek mekanlarda derin dostlukların, kırılmaz bir güvenin ve liyakat temelli bir yükselişin olabileceğine inanmak, senaristlerin gerçek dünyadan, sokakta yaşanan insan hakları ihlallerinden ne kadar kopuk olduğunun en bariz kanıtıdır. Film, insanları öğüten bu çarkların ardındaki kirli ilişkileri, politik yozlaşmayı, siyasi ağları ve derin ekonomik sömürüyü anlatmak yerine; para kazanma hırsını cinsiyet değiştirerek (erkek egemen sömürüyü kadın yöneticiler, yani Meral karakteri üzerinden meşrulaştırarak) bir norma dönüştürmektedir. “Binlerce lira mı ?, yüzlerce dolar mı ?” şeklindeki absürt ekonomik kurgular, gerçeklikten tamamen kopuktur. Bu tür sömürü ağlarında dönen paranın asıl sahiplerinin mafya ve tekelci sermaye olduğu gerçeği sumen altı edilerek, dansçıların ve seks işçilerinin kazançları üzerinden sahte bir refah tablosu çizilmektedir. “Sen izin verirsen dokunabilirler” veya “İşini seversen daha çok kazanırsın” gibi alt metinler ise, sömürülenlerin travmalarını sterilize eden, onlara sahte bir fail atfeden ve Amerikan rüyası sosuna bulanmış tam bir kandırmacadır.

Filmin metni, Türkiye’nin sosyolojik gerçeklerinden o kadar kopuktur ki, adeta Amerika’dan, yerel dinamikleri hiç bilmeyen biri tarafından yazılmış ve kötü bir çeviriyle Türkçe uyarlaması yapılmış hissiyatı vermektedir. Propaganda tonu o denli bellidir ki, “toplumun dışına itilen kadınları koruma” maskesi altında, aslında en ilkel eril Batı fantezileri yeniden üretilmektedir. Bu kültürel yabancılaşmanın ve self-oryantalizmin en mide bulandırıcı yansımalarından biri, Türk kadınlarının Amerikalı ve Avrupalı efendilere pazarlanma biçimidir. “Amerikalı ve Avrupalı efendilerimize bizim güzel kadınlarımız, ‘Turkish Delight’ımız (Türk Lokumu) var demek” şeklindeki yaklaşım, oryantalist, iğrenç ve post-kolonyal bir tabirdir. Bu ifadenin veya zihniyetin bir Türk yapımında bu denli pervasızca yer alması, filmin kimlere ve hangi küresel algıya hizmet ettiğini açıkça ortaya koymaktadır. Batı’nın Doğu’yu her zaman egzotik bir et pazarı, tüketilecek tatlı bir “lokum” olarak görme fantezisini satmak ? Film, kadın bedenini küresel kapitalizmin mezesi haline getirirken, bunun eleştirisini yapmak yerine bu durumu estetize etmektedir. Film, çağdaş Batı sinemasının dayattığı politik doğruluk (political correctness) ve kapsayıcılık (diversity) kurallarını şeklen uygulamaya çalışırken kendini adeta gülünç duruma düşürmektedir. Sırf küresel platformlarda (Amazon Prime) onay almak, Batılı eleştirmenlere şirin görünmek ve sosyal medyada “body shaming” (beden aşağılama) üzerinden linçlenmemek adına, büyük beden bir dansçı ile aşırı cılız bir dansçının aynı sahnede son derece zorlama ve organik olmayan bir şekilde yan yana kurgulanması, bu yapaylığın en bariz örneklerinden biridir. Sanatsal bir gereklilikten veya sosyolojik bir temsiliyetten ziyade, bir “check-box” (onay kutusu) işaretleme kaygısıyla yapıldığı çok belli olan bu tercihler, filmin samimiyetsizliğini derinleştirmektedir. Film, bu sahte çeşitlilikle, aslında kadının sistem içindeki metalaşmasını perdelemekte; saçmasapan bir eşitlikçilik yaratmaya çalışmaktadır. Sultana, sadece “viral olma” ve “direk dansı üzerinden sosyal medyada konuşulma” dertleriyle hareket eden bir taklit Anora projesi gibi geldi bana. Filmin en temel sorunlarından biri, karakterlerin geçmişlerinin, motivasyonlarının ve psikolojik iç dünyalarının hiçbir şekilde inşa edilememesidir. İki saat boyunca karakter derinliğinin kurulamaması, senaryonun karakter odaklı değil, salt görsel “anlar” odaklı yazdığını göstermektedir.

Hiçbir arka planı olmayan, havada asılı kalan konuşmalar, senaryonun sığlığını ele vermektedir. Karakterler arasındaki etkileşimler, organik ve akıcı bir diyalogdan ziyade, sürekli görsel sekanslarla, müzik altı montajlarla geçiştirilmiş. Örneğin, bir karakterin yaşadığı ağır travmayı aktarmak için kurulan “Çok kötü diyalog, onun başına ne gelmiş biliyor musunuz?” şeklindeki didaktik ve doğrudan bilgi verme (exposition) çabası. İzleyiciye bir karakterin acısını hissettirmek, onu eylemleriyle tanımlamak yerine, kaba bir dille ve zoraki diyaloglarla bilgi verilmeye çalışılmaktadır. Film, akıcı bir sinema formundan ziyade, gereksiz yere uzatılmış, kalitesiz bir televizyon dizisi estetiğine sahiptir. Bu durum, hikâyenin odağını dağıtmakla kalmamış, sahnelerin “bomboş dizilerdeki gibi bakışmalar” ve yapay “rollenmelerle” dolmasına neden olmuştur. Zamanın bu kadar bol olduğu bir filmde anlatılacak “hiçbir şeyin olmaması”, boşlukların amaçsız dans sahneleriyle doldurulmasıyla sonuçlanmıştır. İktidar mücadelesi veren yetişkin kadınların, 10 yaşındaki çocuklar gibi birbirlerinin ayakkabılarına cam koyup kavga etmeleri gibi karikatürize eylemlere başvurması ve yönetmenin bu lise seviyesindeki zorbalık sahnesinin arkasına epik bir “savaş müziği” basması, yapımın ciddiyetini tamamen ortadan kaldıran saçmalık. Erkek karakterlerin işlenişi ise ayrı bir senaryo. Amerikan komedi filmlerindeki tek boyutlu kötü adamları, sığ fedaileri veya karikatürize edilmiş zorbaları andırmaktadır.

Erkek şiddeti, sistemsel temellerinden koparılarak, senaryonun tıkandığı veya dramatik bir “vites büyütme” ihtiyacı duyduğu anlarda adeta boca edilerek dökülmüş yardım malzemesi gibi kullanılmaktadır. Küçük yaştaki çaresiz kızları bu striptiz ve fuhuş çukuruna itip, onları erkeklerin tüketimine sunmak için eğiten Meral karakteri, vites yükseldiğinde, hiçbir karakter arkı (character arc) gelişimi göstermeden Fahriye’yi polise gitmesi için yardım eden koruyucu bir azizeye dönüşür. Dün “çok çalışırsan çok para kazanırsın” diyerek onları cehenneme iten karakter, bugün “haydi polise gidelim” diyerek ahlaki üstünlük taslamaktadır. Bu tutarsızlık, senaryonun karakter inşasından tamamen yoksun olduğunu ve rüzgârın yönüne göre, izleyiciden alınmak istenen anlık reaksiyona göre şekil aldığını ispatlamaktadır. Filmdeki zaman ve mekân algısı bir anakronizm (zaman karmaşası) içindedir. Günümüzde geçen film karakterler ve mekân tasarımı 70’ler modasına uygun olarak kurgulanmaktadır filmdeki bütün arabalar ve tüm erkekler 70’lerdeki gibi giyinmektedir. Sandalyelerin bulunduğu, adamların gelip kadınları izlemek için avuç avuç para verdiği izbe, karanlık ve “et pazarı” olarak tanımlanan bir mekân düşünün. Gerçeklikte bu mekanlar terin, kirin, sigara dumanının, acının ve fiziksel yıpranmışlığın merkezidir. Ancak Sultana’daki bu mekânda istisnasız herkesin (kadın dansçıların veya erkek müşterilerin) saçı, sakalı, dişi ve takma kirpiği mükemmeldir. Gerçeklikten, terden ve acıdan arındırılmış bu “mükemmel” görünümler, filmin eleştirdiğini iddia ettiği plastik ve yüzeysel dünyanın ta kendisine dönüştüğünün en somut görsel kanıtıdır. Ancak bu filmde müzik, adeta seyirciye ne hissetmesi gerektiğini emreden ucuz bir trafik levhası, bir dürtme aracı işlevi görmektedir. Yönetmen, sahnenin hüzünlü olmasını istediği, ancak senaryonun ve oyunculuğun bu hüznü yaratmakta yetersiz kaldığı anlarda doğrudan en klişe “hüzünlü müziği” basmıştır. Seyircinin coşmasını, görsel şovdan etkilenmesini istediği yerlerde ise “enerji verici” kulüp müzikleri döşemiştir. Filmin anlatacak derin bir hikâyesi veya meselesi olmadığı için, boşluklar bu yüksek sesli ve parlak ışıklı dans sahneleriyle doldurulmuştur. Filmin yapım, pazarlama ve gala sürecindeki sosyolojik ikiyüzlülük, kadın bedeninin sömürüsünü estetik, erotize edilmiş bir ambalajla Amazon Prime gibi küresel bir kapitalist deve sattıktan sonra; elde ettikleri bütçelerle, sistemin en sadık ve en ayrıcalıklı palyaçolarıdır. İnsan sömürüsünü, fuhuşa itilmeyi ve kadınların çaresizliğini “para, para, para” mottosuyla öven; kadınlara sürekli paralar ve takılar takılarak sahte bir iktidar hissi aşılayan bu kişiler, iş gerçek hayata geldiğinde “sokakta kadın öldürüyorlar”, “biz kadın hakları için buradayız” diyerek sahte bir aktivizm kasmaktadır. Oysa filmin tek tutunduğu dal, Meral’in kulüpteki gücünü, yani diğer kadınları sömürme imtiyazını kaybedip kaybetmeyeceği üzerine kuruludur; ki bu durum da izleyici için “Bundan bize ne?” dedirtir.

Bu noktada, Ricky Gervais’in 2020 Altın Küre (Golden Globes) ödül töreninde Hollywood elitlerinin yüzüne vurduğu o tarihi tokat akıllara gelmektedir. Gervais, Apple, Amazon ve Disney gibi milyar dolarlık dev şirketlerin çatısı altında çalışıp, küresel eşitsizlikten ve sömürüden beslenen oyuncuların, ödül kürsüsüne çıkıp halka ahlak dersi vermesindeki o iğrenç ikiyüzlülüğü tüm dünyanın önünde deşifre etmiştir. Konuşmasında şu sert ifadeleri kullanmıştır:”Eğer bu gece bir ödül kazanırsanız, bunu politik bir konuşma yapmak için platform olarak kullanmayın. Halka herhangi bir konuda ders verecek konumda değilsiniz. Gerçek dünya hakkında hiçbir şey bilmiyorsunuz. Çoğunuz okulda Greta Thunberg’den bile daha az zaman geçirdiniz. Yani kazanırsanız, gelin küçük ödülünüzü alın, menajerinize ve tanrınıza teşekkür edin ve stirip gidin.”.

Ne olacak yahu? Çok para kazanacaksın, şöhret olacaksın. Yarın rüzgâr başka yönden estiğinde, “güçlü kadın” şablonunu alıp başka bir yalanla satacaklar. “Sen dans ettikçe onlar korkacak”, şeklindeki içi boş, sloganik ve son derece sığ “girlboss” feminizmi, sistemin sokakta şiddet gören, yoksulluk çeken gerçek mağdurlarına hiçbir fayda sağlamayan bir zırvalıktır. Aksine, onların acılarını ve varoluş mücadelelerini, zenginlerin ve izleyicilerin tüketimine sunan bir meze tabağından farksızdır.

Filmin sonu, tüm bu ideolojik çöküşün, mantık hatalarının ve sahtekârlığın tavan yaptığı zirve noktasıdır. Yönetmen ve senarist, iki saat boyunca perdede adeta bir et pazarı şovu yapmış, karakterlerine “çok para kazanacaksın”, “şöhret olacaksın”, “seçme şansın var” diyerek seks işçiliğini ve kadın sömürüsünü en parlak ışıklarla güzelleştirmiştir. Sürekli kadınlara saçılan binlerce doları, takılan takıları ve bu sistemin getirdiği sözde lüks hayatı kadrajın merkezine oturtan film; son sahnede aniden, 180 derecelik bir dönüşle ucuz bir adalet dağıtıcısına dönüşmektedir. Sistemin çarkları arasında bedenleri ezilen kadınların derin dramı üzerinden, finalde “sistem, çark, hop, birlik olduk, kardeşlik, biz savaşmayacağız” gibi altı tamamen boş, hiçbir nedenselliğe dayanmayan bir kapanış mesajı verilmesi, izleyicinin aklıyla alay etmektir. Filmin bu manevrası, “insan sömürüsünü güzelleştirip, sonunda ‘korkmuyorum’ diye adalet satmak” şeklinde özetlenebilecek komik ve acınası bir çabadır. Sürekli paranın, gücün ve bedenin fetişizmini yapıp, filmin sonunda birdenbire “korkmuyorum” diyerek seyirciye aktivizm aşılamaya çalışmak, ideolojik bir tutarsızlık ve sahtekârlık. “Bu kızları ben eğittim !” Neye eğittiniz acaba? Onları sermayenin mezesi olmaya, erkeklerin röntgenci bakışlarına hizmet etmeye eğitip, ardından onlardan devrimci bir dayanışma veya uyanış beklemek, ancak bu kadar şuursuzca. Şuur demişken, bu dünyadaki filmde hiç geçmeyen uyuşturucuyu saymıyorum bile.

Sultana neoliberalizmin en vahşi “bireysel başarı” (success) ve “kendini gerçekleştirme” (self-actualization) yalanlarını koymuştur. Filmde liyakat, yapısal dayanışma veya sınıf bilinci yoktur; sadece rekabet, hiyerarşi ve bir diğer kadının üzerine basarak yükselme vaadi vardır. İki kadının çekişmesi, normal şartlarda ataerkil kapitalizmin kadınları birbirine düşürerek sistemi nasıl ayakta tuttuğuna dair derin, eleştirel bir zemine oturabilecekken; tamamen kişisel egolara, “ben senden daha iyi dans ediyorum”, “mekânın kraliçesi benim” gibi ilkel bir magazin kavgasına indirgenmiştir. Başrolleri paylaşan Tuba Büyüküstün ve Derya Pınar Ak gibi oyuncuların, rol için aylar süren (Büyüküstün’ün Paris’te 3 ay aldığı iddia edilen) direk dansı eğitimleri, filmin PR (halkla ilişkiler) kampanyasının tam merkezine oturtulmuştur. Büyüküstün’ün erotik dans sahnelerinin yayınlandığı gün sosyal medyada “viral” olması, “ezber bozdu”, “cesur sahneler” gibi başlıklarla ana akım basına servis edilmesi;

Amaç; sistemin kenarına itilmiş, insan ticareti, yoksulluk ve istismar ağlarında yok olan hayatların gerçekçi, sosyolojik bir okumasını yapmak asla değildir. Tek amaç; star sisteminin parıltılı isimlerini, popüler ve erotize edilmiş bir bağlamda sunarak Amazon Prime için reyting, PR ve tıklanma elde etmektir. Direk dansının (pole dance), kadınların bedenlerini geri almalarının (reclaiming) bir aracı olarak mı, yoksa eril bakışa (male gaze) hizmet eden bir meta olarak mı kullanıldığı sorusunun cevabı, filmin kamerasında gizlidir.Kamera; kadınların o direğe tutunurken hissettikleri acıyı, ellerindeki nasırı, yabancılaşmayı veya çaresizliği değil; bacak boylarını, kusursuz makyajlarını, seksi figürlerini ve dekoltelerini fetişize etmektedir. Bu durum, pazar ekonomisinde “feminizmin” ve “kadın hikâyesi anlatmanın” içinin nasıl boşaltıldığının, bu kavramların patriyarkal tüketim kalıplarına uygun hale getirilmiş ambalajlı bir versiyona nasıl dönüştürüldüğünün kanıtıdır. Eğlence mekanlarının nasıl bir tekelde olduğunu, kirli ilişkileri, politik, siyasi ve ekonomik ağların insan ticaretini nasıl beslediğini derin bir dille anlatmak yerine; komedi ve hayal dünyasında “et satmayı” cinsiyet değiştirince (mekan sahibini kadın yapınca) normalleştirmek, saçmalıktır.

Tamamen ticari kaygılarla, dijital platform algoritmalarına uyum sağlama telaşıyla üretilmiş bir müsamere projesidir. Film, güya Kırmızı Başlıklı Kız masalı ile İstanbul gece hayatını harmanlama iddiasıyla yola çıkmış; ancak ortaya ne masalın metaforik derinliğini koyabilmiş ne de gerçekliğin acımasız sertliğine temas edebilmiştir. Filmin asıl affedilmez yanı ise estetik veya anlatısal başarısızlığından ziyade, barındırdığı derin ahlaki ve politik ikiyüzlülüktür. İnsan sömürüsünü, “işini seversen, çok çalışırsan kazanırsın” diyerek Amerikan rüyası gibi güzelleştirmesi; Türk kadınını Batı pazarına “Turkish Delight” etiketiyle sunan post-kolonyal söylemi barındırması; sahte bir “büyük beden-sıfır beden” kapsayıcılığı maskesi arkasına sığınarak ticari lincin önüne geçmeye çalışması ve iki saatlik et pazarı şovunun ardından seyirciye aniden “birlik ve kardeşlik” mesajı vererek ahlak satması, zırvadır. Oyuncularının, yapımcılarının ve platform yöneticilerinin bu sömürü mekanizmasından elde ettikleri gelirlerle “ödül mamalarını” alıp şatafatlı hayatlar yaşadıktan sonra, kitlelere sosyal adalet ve kadın hakları nutukları satmaları, Ricky Gervais’in işaret ettiği küresel şov dünyası çürümesinin eksiksiz bir yansımasıdır.


Sultana, ne toplum dışına itilen kadınları koruyan feminist bir başkaldırı ne de sistemin karanlık çarklarını ifşa eden cesur bir dramdır; o, sadece yanlışlıkla viral olup para kazanmak için tasarlanmış, politik derinliği olmayan, yalan ve ikiyüzlülük üzerine inşa edilmiş pahalı bir illüzyondur.Toplumun dışına itilen, her gün şiddet gören, sömürülen ve hayatta kalma mücadelesi veren kadınlar; bu tür ucuz propaganda filmleriyle veya lüks stüdyolarda aylar süren direk dansı eğitimleri eşliğinde kurtarabilir mi ?.

Benim kusmamı buraya kadar okuduysanız, yine Harari ile bitirelim.

“İnsanlar olarak hepimiz ölü insanların rüyalarının, yani on yıllar veya yüzyıllar önce uydurulmuş hikayelerin içine hapsolmuş durumdayız. Örneğin, yüzyıllar boyunca erkeklerin kadınlardan daha zeki, daha cesur veya daha sorumlu olduğu ve kadınların üniversiteye gidemeyeceği bir hikaye anlatıldı. İnsanlar bunun bir doğa kanunu olduğunu sandılar. Ancak bunun sadece bir hikaye olduğu anlaşıldığında, tarihin en büyük devrimlerinden biri olan kadınların özgürleşmesi mümkün oldu.”

Bu devrimin gerçekten ilham verici olan yanı, son derece barışçıl olmasıdır. Lenin veya Mao gibi devrimciler, ‘şiddet olmadan devrim olmaz’ ya da ‘omlet yapmak için yumurta kırmanız gerekir’ derlerdi. Feminist devrim bunun doğru olmadığını kanıtladı. Herhangi bir savaş başlatmadılar, liderlere suikast düzenlemediler; sadece hikayeyi değiştirdiler ve bu, milyarlarca insanın hayatını iyileştirdi.”

CHANGE MY MIND ŞEKERİM.