2026 EYLÜL

Anatomy of a Fall / Bir Düşüşün Anatomisi (2023)

Evlilik / Patriarka / Cinsiyet rolleri / Kitlesel Histeri Üzerine.

★★★★½

Bir filmin Cannes’de ödül alabilmesi için biraz jüriyi tanıması, jürinin ne istediğini bilmesi, biraz şahsına münhasır olması, yada biricik bir önermesi olması gibi aslında kabaca özgün bir şey anlatması gerekiyor.Sadece teknik, castiing, senaryo gibi elementler oldukça iyi işlenmiş olması yetmez aynı zamanda kendi “sosu” diyebileceğimiz yeni bi açı, sorgulatma, ne bileyim çilekli baklavayı sunması gerekir.

Filmin art house yada bizim bildiğimiz “sanat filmi” yönü aslında göze parmak sokmadan olayları anlatması. Para kazanma derdi pek olmayan diğer taraftanda ödül alması içinde altyapısı iyi hazırlanmış bir film. Ben beğendim anlatım tekniğini, hikayesini, olay örgüsünü. Bu film bir İran yapımı olsa Palme Odor, Oscar, Bafta ödülleri vs. alır mıydı onu tartışmak lazım. Film Can’da prömiyeri yapılıyor. Bütün sponsorları fransız. E elbetteki bu film alıcak büyük ödülü. Neyse ödüller benim için artık pek bir anlam ifade etmiyor. Benim için anlam ifade eden kısmı yüzlerce film, kısa film, animasyon vs. üretilirken her sene, biraz eleme yapmama olanak sağlıyor. Dediğim gibi Fransız sponsorları, Fransız yapımı bir filmin, Cann için hazırlanmış olması elbetteki o Fransız filminin ödül almasına vesile olur.

Filme gelelim. Oyunculuklar ve kast güzel seçilmiş. Her oyuncu kendi rolünü iyi dolduruyor. Biraz Aftersun vibe’ı veren, hikayeyi çoğunlukla kör olan çocuğun “gözlerinden” izlediğimiz bir film. (Ondada sadece küçük kızın anılarından görüyorduk ya filmi). Film çoğunlukla değişen cinsiyet rollerini anlatıyor. Bu rollere uymayan iki karakterin evliliğini anlatıyor. Bizde seyirci olarak hiçbir şey bilmediğimiz bir çiftin trajedesini izliyoruz. Filmdeki kör çocuk gibi. O nasıl kör ve hiçbirşeyi göremiyor. Sadece ona söylenen verilenlerle çıkarımlar yapabiliyor seyircide öyle. Ve bu duruşmaya katılanlarda bu duruşmada rolü olanlarda bizi yönlendirmeye çalışıyor. Çatışmalar çok güzel hazırlanmış. Alman bir kadın, güçlü, biraz robot gibi, çoğunlukla pragmatik, duygusal yönüyle değil gerçeklerle ele alıyor evliliğini. Fransız, romantik bir adam, tamamen duygularıyla ele alıyor evliliğini. Hatta biraz daha ileri gideyim çocuksu. Sorumluluklarını daha çok gerçeklerle örtüşmeden kişilere göre üzülerek, kızarak, bir şeyler talep ederken sızlanarak, aslında Türkiye toplumunda evlenilemeyecek olan erkeği gösteriyor. Kadınların uzaktan bakıp “bu daha adam olmamış” tarzında. Bu evlilik dengesiz bir dengede onu anlatmaya çalışıyorum. Alıştığımız toplum rollerinde erkek çalışır, para kazandırır, çoğu diğer işle pek ilgilenmez. İlgileneceği zaman yine pragmatik davranır, çocuğuna öğreteceği disiplini vs öğretir uzaklaşır. Hayatını yaşar hatta arada “kaçamak” yapar. Alkol sorunu varsa o sorun evden dolayıdır ilgilenmez. Diğer tarafa yıkar. Bu hikayede tam tersi var. Ve bu dediğim gibi göze çomak sokmadan hayatın akışında anlatılıyor. Kavgalar, tartışmalar, küfürler, aşağılamalar, sok sokmalar, çarpıtmalar. Aslında dışarıdan izlediğimiz herhangi bir evlilik. Tabi bunuy ilginç tarafa çıkaran kısım bu evliliği sorgulayan avukatın, savcının, habercilerin tutumu. Kimse bizim film boyunca bulunamayan “katil kim” sorusuna yönelmiyor. Herkes kendi rollerinde buldukları kanıtlarla bir yere oturtmaya çalışıyorlar gerçeği. Savcıyı izlerken “kel abimiz” (İddia Makamı) evlilikteki bütün gizli şeyleri herkesin önüne seriyor sürekli kendi kurgusunu kendi hikayesini inandırmaya çalışıyor. Savunma makamındaki Avukatımızda öyle. Hatta filmin başlarında “Gerçekte ne olduğunun bir önemi yok, jüriye ne sunacağımız önemli” gibi bir anlatıya gidiyor. Şunu söyleme bunu söyle. Bunu böyle yap bunu anlatma. Bu Jürinin toplumun nasıl algılayacağına nasıl bi hikaye anlatılacağına işaret ediyor. Peki neden bu dava bu kadar önemli. Tabi yazar ablamızın ünlü olması dışında. O bu hikayenin süsü. Ünlü olmasada filmde haberler bununla ilgilenmezdi. Kimse takip etmezdi bu davayı. Hatta bir dava bile oluşmazdı. Başarılı, soğukkanlı, pragmatiktir, biseksüel ve kocasının yetersizlikleri için özür dilemez. Samuel ise kariyerinde başarısız olmuş, ev işlerini ve çocuk bakımını üstlenmiş, kurban psikolojisine girmiş biridir. Savcının Sandra’ya bu kadar acımasızca saldırmasının alt metninde, Sandra’nın başarılı ve özür dilemeyen bir kadın olması yatar. Sandra aslında cinayetten değil, “kötü bir eş” ve geleneksel olmayan bir kadın olmaktan yargılanır. Roller bildiğimiz toplumsal cinsiyet rollerine çevrilmiş olsaydı bence yine aynısı olurdu.

Diğer taraftan adaletin nasıl yapılamadığına ve herkesin kendi kurgusunu yaratmasına gelelim. Filmin başlarında polisler olayları canlandırırken bir çok yerde bir çok kurguda olayları olduğu gibi değil kendi mantıklarına göre canlandırıyorlar. Kendi inandıkları kurguya göre. “şüpheli eş” senaryosuna uyan kanıtlar yaratmaya çalışıyorlardı. Filmde bilim ve soruşturma bile objektif değildi.Polislerin 50 Cent’in P.I.M.P. şarkısını son ses açıp evde yaptıkları o gergin test. Orada amaç gerçekten o günkü şartları anlamaktan çok, Sandra’yı köşeye sıkıştırmak ve onu kendi çizdikleri profile zorla uydurmaktı.Kavga kaydındaki bir şeyler kırılma veya vurma seslerini polislerin ve savcılığın direkt olarak “Sandra kocasına şiddet uyguladı” şeklinde etiketlemesi. Ortada görüntü yok, sadece karmaşık bir gürültü var ama otoriteler o sesi hemen kendi senaryolarındaki boşluğa yapıştırdılar. Polisler ve adli tıp istedikleri gibi şekillendirebilecekleri bir “malzeme” olarak gördüler ve ellerindeki parçaları zorla o kalıba tıkıştırdılar. Bu kitlesel histeri benim çok hayranlık duyduğum ve korkunç gördüğüm bir davranış türü. Orta çağda cadı diye yakılan kadınlardan bu gün suçlu olarak anlatılan her insana kadar. Nasıl tarif edeceğimi bilmediğim korkunç bir güç.

Diğer bir konu özel hayatın kamouyna açılması. Film boyunca Sandranın bu kadar baskı altına girmesi bu kadar stresi çekmesi, sürekli birilerinin ithamlarına maruz kalması, sürekli bunlarla başa çıkmaya çalışması gerçekten çok zor. Ve çok güzel anlatılmış. Ben kalkıp size 2-3 gününüzü anlatın desem yaptıklarınızın %80’inin anlatmazsınız. Bunlar sıradan şeyler olsa bile. O sıradan rutin şeyleri neden yaotğınızı yada yapmadığınızı sormam bile egomuzu yıkar.

Daniel’e gelelim. Hakim onu odasına çağırıp “bunları görmek” seni kötü etkileyecek demesi. Ve Daniel’in “ben bunu takıntı haline getiricem ve internetten veya televizyondan bir yerden zaten öğrenicem demesi” çok güzel anlatılmış bir sahneydi. Belli ki Daniel kazadan sonra yaşadığı travmayla hayatı çok değişmiş ve takıntılı bir çcouk olmuş. İlk bunu hakim sahnesinden önce piyano çalarken farkettim. Sürekli çok zor şarkıları denemesi ve aradan 1 yıl geçtiği halde hala bu tür davranışlar sergilemesi bu göremeyen çocuğun hayatı anlamaya çalışırken ona bu ağır gelen olayları çözmeye çalışırken kendini ne kadar zroladığını farkettim. Tabi filmin sonuna doğru kendisi altüst oldu. Ve filmin sonunda aslında bizim bu aile hakkında nasıl hiçbirşey bilmiyorsak Daniel’in duyduğu gibi öğrendiğimiz bu hikayede Daniel seyirci gibi son çıkarımı yaptı ve Hakime konuştu. Bu bence çok önemliydi. Burada anlatılan bu öyle oldu annem suçsuz demek değildi. Daniel’in o duyduklarıyla anlam kaandırdığı kendince biz gibi bir sonuca vardığıydı. Belki Sandra gerçekten öldürdü ? Belki Samuel düştü ?. Önemli olan bizim anlatılanlarla neye ikna olduğumuzdur.