YARIM KULAKLI
“Ağzımı açarsam şerefsiz evladıyım” dedim mi? Dedim ama şartlar değişti. Şimdi gelsinler de kapatabiliyorsa kapatsınlar bu çenemi. Kürk avcısı olmak için çocukluğumu yaşamadım ben. Hatta ellerimde iki, ayaklarımda üç parmağımı kaybettim dondular diye. Yine bir av dönüşü sabahlıyordum derin vadinin göğü göstermeyen çamlarının altında. Belli ki yaralanmış, topallayarak geliyordu herifin biri ateşimin yanına. Avda tanıdığın tanımadığın herkes düşmanındır ateşine yaklaşırsa. Bunu bilmez miyim? Ama sırtındaki kürkü çıkarmış bir dala asmış sallayarak bana yaklaşmaya çalışıyordu.
“Sadece ısınmak istiyorum. Al kürküm senindir. Zergan kayalıklarının orada kaydım düştüm. Düştüğüm yerde çok daha fazlası var. Sabaha gider alırız. Onların da yarısını sana veririm.”
Tüfeğimi hiç indirmeden her hareketini izliyor her kelimesini de gayet iyi duyuyordum. Ama cevap vermedim. Daha doğrusu ateşime bu kadar yaklaşmış olmasına rağmen hala onu vurmamış olmam bir cevaptı zaten. Teklifiyle ilgilendiğimi anlamıştı.
Üzerinde silah ya da bıçak olmadığın kontrol ettikten sonra onu ateşin yanına oturttum. Bacağında kırık yoktu ama kayalar bıçak gibi kesmişti baldırını boydan boya. Sarmalamış kendince ama kemiğe kadar inen iltihap vardı. Bacağını kesmek en kolayıydı ama kürkleri bulmak için tek bacakla bana zor rehberlik yapabilecekti. Onun için bacağını tedavi etmeye karar verdim. Anlaşmayı da 70’e 30 olarak yaptım. Yani o öyle sanıyor.
Cerahati emecek sülükleri, yaranın içine yerleştirdim. Sülükler taze kan sever. Bilirler ağızlarının tadını. Yaranın dışına çıkmaya çalıştıklarında bıçağımım ucuyla onları tekrar yaranın içine sokuyordum. Tabi birkaç kez bıçağımın ucu kemiğine değdi. İkicisinde acıdan bayıldı. Uyandığımda gün ağarmış, ateş sönmüş ve ben atları hazırlamıştım.
Çoraplarını aradı uykulu şaşkın gözleriyle. “Uzun süre ne çorap ne de çizme giyemezsin dostum. Hatta rahat işeyemezsin bile. Onun için o kürk paralarını yediğin Mabel’in orospularını da bir süre unut. Ha zaten o kürkleri yerinde bulamazsak, sen kendi toplarını da unut.”
Yutkundu, sarmalanmak için dalın ucundaki kürkünü aradı. Ama sonradan eyerimin üstüne serili olduğunu gördü. Sırıtarak kürkü okşadım atıma binmeden.
“Artık kürkün kıçımı ısıtacak. Gurur duymalısın.”
Babam avlarda eğitmişti beni. Hatta bir gece ateşin yanında uyurken bırakıp gitmişti beni. 3 gün 3 gece tek başıma kaldım o ormanda. Bir ayı, bir kurt ve bir kartalla savaştım. Ayının pençesini, kurttun beyaz dişini kendime kolye yaptım. Kartalı öldüremedim ve kulağımın yarısını kaptırdım. Babam geri döndüğünde, kolyeme baktı ve öfkeyle açık yaralı kulağımı çekiştirdi. Avucunun içinden kanımın omzuma aktığını hissediyordum. “O kartal seni avlayacak. Er ya da geç avlayacak. Av da ateşine gelen hayvan ya da insan, fark etmez öldüreceksin. Öl-dü-re-cek-sin.”
Çorapsız topalı kürklere ulaşır ulaşmaz uçurumdan aşağı atacağım zaten. Ama önemli olan kıçım getirdiği kürkten memnun kalacak mı kalmayacak mı? Yolda kıçım pişti diyelim, keserim kafasını gider. Babamın dediğinden de çıkmamış olurum böylece.
Erdem KIRALI